Kıbrıs'ın Geleceği - 2

Doç. Dr. FURKAN KAYA: “Benim tezim, Fatin Rüştü Zorlu'nun elinde, Kıbrıs adasının tamamının Türkiye'ye bırakılması konusunda, Lozan Antlaşması, uluslararası hukuk kaideleri gibi doneleri vardı... Bu konularda, Fatin Rüştü Zorlu'nun torunu Fatin Aslan Zorlu’yla da görüşürüz. Onun da bir tezi var; ‘Girit de bir Enosis'tir, Girit'in de aslında dörtte üçü Türkiye'ye ait olması gerekiyor.”

M. KEMAL SALLI

Yaz mevsimi dolayısıyla, çoğu sivil toplum kuruluşunun etkinlerine ara vermesine rağmen, Avrasya Bir Vakfı’nın çalışmaları Divan Sohbeti etiketi altında devam ediyor. Geçtiğimiz haftaki Divan Sohbeti’nin konusu DOĞU AKDENİZ JEOPOLİTİĞİNİN GÜVENLİĞİ ve KIBRIS’IN GELECEĞİ idi. ASAM Başkanı Dr. Eray GÜÇLÜER’in yönettiği ve Kıbrıs’ın özellikle de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin geleceği konusunda çok önemli anıların aktarıldığı, az bilinen gerçeklerin aktarıldığı bu toplantıda Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Enis TULÇA ve Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç Dr. Furkan KAYA hem Doğu Akdeniz güvenliği, hem Kıbrıs’ın geleceği hem de Mekke Savunma Anlaşması konularında bilgiler verdiler.

Değerli konuşmacıların anlattıklarını ayrı ayrı yayınlayacağız.. Bugün söz Doç. Dr. Furkan Kaya’da..

Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi olmasının yanı sıra, Avrasya Bir Vakfı düşünce kuruluşu olan ASAM üyesi de olan Doç. Dr. Furkan Kaya, Kıbrıs konusuna ilişkin daha önce de vakıf çatısı altında çok güzel programlar yapmış olduklarını hatırlatarak, “Fatin Rüştü Zorlu'nun, o canı pahasına vermiş olduğu milli mücadelenin temelinde Kıbrıs davası olduğunu kanıtlamaya çalışmıştım” dedi.

Doç. Dr. Furkan Kaya gibi, ülkemizin sorunlarına samimiyetle sahip çıkan genç akademisyenlere sahip olduğumuzdan dolayı mutlu ve yarınlarımız konusunda umutlu olmalıyız. Söc Furkan Hocamda; dikkatle dinleyelim:

“FATİN ZORLU RÜŞTÜ NEDEN ASILDI?”

“…27 Mayıs'ın birçok sebebi var. Adnan Menderes'in, Hasan Polatkan'ın, Fatin Rüştü Zorlu'nun idam edilmesi... Bir Dışişleri Bakanı niye idam edilir? …Kıymetli bir dışişleri bakanıydı. Onun sayesinde 60 antlaşmalarını (Londra ve Zürih anlaşmaları) görebildik. Böyle bir insan, böyle bir bakan nasıl asılır? Ben bunu ömrüm boyunca çözemeyeceğim.

“…Kıbrıs Anayasası'nın hazırlanması, Zürih ve Londra antlaşmalarının iki mimarı var; biri Türk Dışişleri Bakanıi Fatin Bey, ikincisi Averof. Averof, Fatin Rüştü Zorlu’nun idam haberini aldığında, 'Çok iyi bir devlet adamıydı’ demiştir.

İşte bu çok önemli, aslında birçok şeyi özetleyen bir cümle. Çok tarihi ve çok duygusal bir cümle. Hani iki rakip diyoruz değil mi, ki Cenevre'de çok da dövüşmüşler, ama düşünün; rakibiniz diyeceğimiz bir Dışişleri Bakanı, Fatin Bey'in idamına üzülüyor, 'Büyük bir devlet adamıydı' diyor.

“GİRİT DE BİR ENOSİS’TİR”

Benim tezim, Fatin Rüştü Zorlu'nun elinde, Kıbrıs adasının tamamının Türkiye'ye bırakılması konusunda, Lozan Antlaşması, uluslararası hukuk kaideleri gibi doneleri vardı... Bu konularda, Fatin Rüştü Zorlu'nun torunu Fatin Aslan Zorlu’yla da görüşürüz. Onun da bir tezi var; ‘Girit de bir Enosis'tir, Girit'in de aslında dörtte üçü Türkiye'ye ait olması gerekiyor. Orada da bir hakkımız var... Dörtte biri Yunan, dörtte üçünün Türkiye'ye ait olması lazım’. Yani, ‘aslına rücu’ meselesi var biliyorsunuz, hukuki terminolojide. Kıbrıs'ta da aynı şey geçerli oldu.

Biliyorsunuz 93 Harbi (1877-78) ile beraber, Rusların işgaline karşı İngiltere'yle yapılmış iş birliğine karşılık, bizden Kıbrıs adasını istediler. 'Rus tehlikesi bittikten sonra bu adayı size iade edeceğiz' dediler. Fakat, emperyal güç aldığı şeyi iade eder mi? Vermediler, çöktüler adaya. Daha sonra 1914'te, biz savaşa girince, o zaman dediler ki: 'Biz bu adaya el koyuyoruz.' Onu bahane kıldılar ve 23 Lozan Antlaşması'yla da hukuken kendilerine bağladılar.

II. Dünya Savaşı sonrasında İngiltere’nin, o 'üzerinde güneş batmayan imparatorluk' statüsünden ayrılarak daha zayıf konumda kalması ve Amerika'nın kendini bir emperyal, bir hegemon güç olarak ortaya koymasıyla, İngiltere’nin adadan çekilmesi tartışılmaya başlandı. Adadan çekilme, bugünkü KKTC'deki askeri üslerin ve adanın kontrolünün, egemenliğinin paylaşılması veya adanın yeni statüsü konusunda bir tartışma başlatıyor aslında.

ZORLU DEVREYE GİRİYOR

Fatin Bey burada devreye giriyor. 1950'den önce Necmettin Sadak mesela, CHP'nin Dışişleri Bakanı döneminde,

1940'ların başından itibaren Enosis ve Megali Idea iddiaları başlıyor. Makarios orada genç bir papaz olarak, kiliseyle birlikte orayı örgütlemeye başlıyor. Türklere zulüm ve katliam başlatılıyor. Adada Türklere karşı büyük bir baskı var.

O zamanda Faiz Kaymak, Necati Özkan, rahmetli Rauf Denktaş.. bunların hepsi mücahittiler... Dönemin siyasetçilere gidiyorlar, 'Türkiye adaya müdahale etmeli, çünkü Kıbrıs Osmanlı toprağı, biz burada, Türkler olarak yüzyıllardır yaşıyoruz’ diyorlar. O dönemde genel Türk görüşü, 'Kıbrıs diye bir davamız, meselemiz yoktur' şeklinde. Bunu da. Atatürk-Venizelos döneminin dostluğuna bağlıyorlar.

Daha sonra, Adnan Menderes döneminde de aynı şey geçerliydi. Dönemin Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü'ye de aynı şey soruluyor, o da 'Bizim Kıbrıs diye bir meselemiz yoktur, hallolmuştur' diyordu. Menderes-Karamanlis görüşmeleri var. Çeşitli temaslar var, Balkan Paktı gibi girişimler var.

1955’TE EOKA KURULUNCA…

Fakat 1955 kırılması, yani EOKA terör örgütünün Yunanistan eliyle adada kurulmasından sonra işin rengi değişiyor. 1955'te rahmetli Fatin Bey, Menderes’in davetyle, Başbakan Yardımcısı olarak siyasete giriyor. Ailesinden aldığım bilgi; Fatin Bey Menderes’in teklifini, 'Kıbrıs dosyasını bana verirseniz kabul ederim’ şeklinde yanıtlıyor. Daha sonra da, 57'de Dışişleri Bakanı oluyor, biliyorsunuz.

Fatin Bey kim? Fatin Rüştü Zorlu, Atatürk'ün yetiştirdiği diplomatlardan ve Atatürk'ün Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras'ın da damadı. Yani Atatürk'ün geleneğiyle yetişmiş, onun dış politikasıyla yetişmiş bir dışişleri bakanından bahsediyoruz.”

“ATATÜRK ÖLMEDİ, AYAKTA”

“…Ben size tarihi bir bilgi vereyim; Hatay meselesi mevzubahis olduğu zaman, Atatürk şöyle diyor: 'Hatay da milli davamız. 4000 yıllık Türk yurdu düşman eline teslim edilemez' diyor. Aslında Atatürk'ün ölümüne neden olan Hatay meselesidir. Hasta yatağından kalkmaması gerekirken, doktorların tüm uyarılarına rağmen, o meşhur Mersin-Adana seyahatini yaptı ve oradan dünyaya 'Atatürk ölmedi, ayakta' mesajını verebilmek için, rahmetli kendini feda etti. Kılıç Ali'nin anılarında anlattığı gibi, askerler onu selamlarken ayakta duramaması, Kılıç Ali'nin arkasına geçerek, 'Bana dayanın Paşam' demesi... Adam ölüyor, ayakta ölüyor, ama dünyaya şunu söylemek zorunda: 'Atatürk ölmüyor.'

Çünkü, yabancı basında Atatürk'ün ölümüne dair asılsız haberler çıkmaya başlamıştı. O haberlerin doğruluğu kabul edildiği anda, o öngörü kabul edildiği anda Hatay'ı kaybedeceğiz. Biliyorsunuz, Kurun gazetesinde Atatürk makaleler yazıyor Hatay'la ilgili. Hatta İsmet İnönü diyor ki Atatürk'e, 'Paşam' diyor, 'İsterseniz diyor bu olayı fazla kurcalamayalım, Hatay'ı bırakalım.'

“HATAY OLMASAYDI TERÖR KORİDORU KURULMUŞTU”

Atatürk, 'Ne diyorsun İsmet? Gerekirse Cumhurbaşkanlığından istifa ederim, oradaki direnç gruplarına katılırım ve Hatay için savaşırım' diyor. Şimdi bakın, bunu doğduğu Selanik için söylemiyor. Bunu Musul, Kerkük, Süleymaniye için söylemiyor, oralar da Misak-ı Milli sınırları içinde, ama oralar için söylemiyor, ama Hatay için söylüyor. Allah razı olsun, iyi ki söylemiş. Eğer Hatay olmasaydı, şu an terör koridoru kurulmuştu. Çünkü Hatay orada büyük bir tampon, büyük bir bariyer ve gerçekten de bir Türk yurdu.

“KIBRIS’IN DURUMU NE OLACAK?”

Hatay'ın kazanılma sürecinde Saffet Engin, dönemin Kıbrıslı Türk yazarı Atatürk'e, 'Kıbrıs'ın durumu ne olacak?' diye soruyor. Yani, 1930'lu yıllarda, ölümüne yakın durumda Hatay meselesi var, bir de Kıbrıs'ı soruyor: 'Kıbrıs meselesi ne olacak?' diyor. Verdiği tarihi cevap şu: 'Onun sırası da gelecek Saffet Bey.'

Bu çok önemli, bu çok tarihi bir cümle. Neden tarihi bir cümle? Demek ki Atatürk'ün ömrü yetseydi Kıbrıs'ı da alacaktı, ama Atatürk Kıbrıs'ı kılıçla, kalkanla almayacaktı; hukuki haklarımızı koruyarak alacaktı. Diplomasideki gücüyle alacaktı. “

“…MacArthur 1930'lu yıllarda Türkiye'ye geliyor ve Atatürk'le görüşüyor. Kendisine, 'Bundan sonra ne yapmanız gerek, ne yapacaksınız?' diye soruyor övgülerden sonra. 'Benim hedefim, Batı Trakya, Musul, Kerkük, Süleymaniye, Kıbrıs ve Oniki Ada'yı Misak-ı Milli'ye katmaktır' diyor.

Çünkü, bunların aslında hepsinin tartışmalı olduğunu biliyor Atatürk. Oniki Adalar da oldu-bittiye geldi. 47 Antlaşması ile İtalyanların Oniki Adalar’ı Yunanistan'a tek taraflı vermesi hukuken imkansız. Çünkü ardıl devlet biziz, bizim rızamız gerekir... Aynı Kıbrıs meselesinde olduğu gibi. Girit'te de aynısı oldu.

Jeolojik olarak baktığımız zaman, coğrafi olarak baktığımız zaman Kıbrıs Anadolu'nun doğal bir uzantısıdır. Kıbrıs adası Anadolu'dan kopma; Anadolu'dan koparak bir ada haline gelmiş. Şimdi konunun coğrafyasıyla beraber, siyasi yönüyle beraber Kıbrıs adası batmayan bir uçak gemisi..

Mustafa Kemal Atatürk, bir manevralar toplantısında yanındakilere soruyor, 'Arkadaşlar' yeni bir savaş ortamı olursa, herhangi bir saldırıda Türkiye'nin en kritik hattı neresidir?' diyor. Herkes bir yeri gösterirken Mustafa Kemal Paşa elini Kıbrıs adasına doğru bastırıyor, 'Bakınız, Kıbrıs bizim için çok önemlidir. Eğer Kıbrıs'ı kaybedersek, herhangi bir savaş durumunda, güney ikmal yollarımız tıkanır' diyor.

Şimdi dolayısıyla bizim yarım kalan meselelerimiz var. Atatürk'ün Lozan'da yarım bırakılanları teker teker düzeltti... Daha fazlasına ömrü yetmedi. Lozan Antlaşması'nda Boğazlar bizim değildi, değil mi? Boğazlar Sözleşmesi ile uluslararası bir komisyondaydı, ama Tevfik Rüştü Aras'a Atatürk ne dedi? 'Boğazlar bizim olmadığı sürece biz Anadolu'yu savunamayız.'

“MİLLİ MÜCADELE ASLINDA TÜRKİSTAN’I SAVUNMA SERÜVENİDİR”

“Ben de, ondan hareketle, şöyle bir hep sav ortaya koyuyorum ve derslerimde de bunu anlatıyorum: Anadolu'nun üç tane altın anahtarı vardır. Üç tane de altın kilidi vardır. Bu üç tane altın anahtar nedir? Biri Hatay'dır, biri Kıbrıs'tır, biri de Türk Boğazlarıdır. Ve bunların birini kaybettiğimiz anda, Anadolu işgal altına girer. Anadolu kilidi kırılırsa Türkistan kilidi kırılır. Çünkü Türkistan'ı savunma hattı Anadolu'dur. Yani Milli Mücadele sadece Anadolu'yu savunma serüveni değil, aslında Türkistan'ı savunma serüvenidir Türk tarihi içinde.”

“KIBRIS’I 6-7 EYLÜL NEDENİYLE KAYBETTİK”

“Dolayısıyla buradan baktığımız zaman, 1571'de fethettiğimiz, 307 yıl yönettiğimiz Kıbrıs konusunda bizim halklar nezdinde bir problemimiz olduğunu düşünmüyorum... Benim çocukluğum Büyükada'da geçti. …Yani ben Lefter'leri tanıdım, Lefter'in 6-7 Eylül olaylarında yaşadıkları, 1974 Barış Harekâtı'nda yaşadıkları, evlerin işaretlenmeleri... Burada konuştuğumuz 6-7 Eylül olayları bile Kıbrıs'ı kaybetmemize sebep olan ana tertipti. Tıpkı Gezi olayları gibi görebiliriz bunu. Çünkü 1955’teki o Birleşmiş Milletler konferansında, Fatin Bey'in Kıbrıs'ın tamamını Anadolu'ya bağlayacağı ve imzaların atılacağı sürede, Özel Harp Dairesi'nin, Gladio'nun devreye girerek, ki Sabri Yirmibeşoğlu bunu kendi itiraf etmiştir, ben bunu Hüsamettin Cindoruk'tan da dinledim, rahmetli Melih Esenbel, Melih Kırdar'ın oğlundan da dinledim, Şefik Kırdar'ın oğlu... Yani bu büyük bir tertipti ve o tertip sayesinde biz Kıbrıs'ı kaybettik.

“YA TAKSİM, YAÖLÜM”

Sonra ne yaptı Fatin Bey? 'Madem bu olaylar oldu, büyük bir dezenformasyon oldu, o zaman iki devletli çözüm gündeme geldi: Ya taksim ya ölüm! Biliyorsunuz büyük pankartlarla yollar yüründü, “Ya taksim, ya ölüm!”

Daha sonra 57-58’de darbe süreci başlıyor. İç siyaset, dış siyaset ve artık işin içinden çıkılamadığı için Fatin Bey'in kafasında şu var, 'Adaya bir bölük asker sokarsam gerisini getiririm.' Temel sav bu.

Türk askerinin varlığıyla, Kıbrıs’ın siyasi garantimizde olduğunu şu an çok çok iyi anlıyoruz. Allah mekanını cennet eylesin, Fatin Bey, 'Bir bölük asker yeter' diyor. Biz bugün de, askerimiz olmadıktan sonra, orada siyasi varlığımızı koruyamayız. Ve 1957, 58, 59 Londra-Zürih antlaşmalarıyla, biraz evvel işte Enis Hocamın o Averof'la olan görüşmelerinden sonra bir Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası'nın ilanıyla o günün şartlarına göre böyleydi ama hiçbir zaman amaç bu değildi; Cumhurbaşkanı Makarios, Yardımcısı Fazıl Küçük.. Asker sayıları ilk önce 800'e 400 civarındaydı, sonra Türk askeri 650'ye çıkarıldı. Yani orada bir denge sağlanmaya çalışıldı. Neden? Çünkü orada Türkler katlediliyordu.

KENNEDY MAKARİOS’A “HAYIR” DİYOR

Ben John F. Kennedy ile ilgili bir çalışma yaptım, üç defa Amerika'ya gittim 63’te; Harvard'da ve onun kendi kütüphanesinde çalışma yaptım. 63'te Kennedy suikasta uğrayana kadar Kıbrıs meselesinde Kennedy'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'nin korunması, dengenin korunması noktasında bir duruşu var. Hatta bende fotoğrafları var; Makarios Kennedy ile görüşmeye giriyor Beyaz Saray'a. Uçaktan indiği zaman gülücükler saçıyor, kucaklaşıyorlar, tokalaşıyorlar. Toplantıya giriyor, toplantıdan çıktıktan sonra yüzler asık.

O toplantıda Makarios demiş ki: 'Sayın Kennedy, adanın bir Rum adası, Helen adası olması için bize destek vereceksiniz.' Kennedy çok sert bir şekilde, 'Hayır, adada denge kurulmuştur, adada düzen kurulmuştur. Bundan ötesini kabul etmiyorum' demiş.. Makarios üzülmüş, bozulmuş. Ve o fotoğraflarda da o hayal kırıklığını görüyoruz aslında.

Peki ne oluyor sonra? 1963'te Kennedy suikasta uğruyor biliyorsunuz, öldürülüyor. Yerine Lyndon Johnson geçiyor. Makarios tekrar Amerika'ya gidiyor, Johnson ile tekrar görüşüyorlar ve o görüşmeden çok kısa bir süre sonra “Kanlı Noel” baskını gerçekleşiyor. Meşhur Kumsal katliamı. Nihat İlhan Binbaşı'nın çocuklarının, eşi Münevver Hanım ve çocuklarının şehit edildiği, yüzlerce Türk'ün öldürüldüğü, toplu mezarların, büyük bir facia döneminin başladığı dönem kapıları aralanıyor. Bunların tesadüf olduğunu düşünmüyorum. Yani oradan bir icazet alındı ve soykırıma yönelik o katliamlar yapıldı.

JOHNSON MEKTUBU

Şimdi 64 Johnson Mektupları ki çok önemlidir bence, İnönü-Johnson, rahmetli Demirel ile Kosygin görüşmeleri.. O çok tarihiydi. Çünkü o görüşme sayesinde aslında, ki bunlar bir bütündür.. Yani Fatin Bey'in, İhsan Sabri Çağlayangil’in desteği, Süleyman Demirel'in görüşmesi ve adadan işte kaç asker vardı... Önemli miktarda Yunan askerinin çekilmesinde o görüşmelerin çok büyük faydası var. 67 İnönü-Johnson görüşmesi, 74 Harekâtı'nı kolaylaştırmıştır. Yani hepsi birbirinin aslında halka halka devamıdır.

Şimdi 74 Barış Harekâtı, 83’te Cumhuriyetin ilanı ve günümüze kadar olan süreçte Türkiye'nin bunu milli dava olarak görmesi ve ‘bundan sonraki süreçte iki devletli çözümden başka bir şeyi biz kabul edemeyiz, etmemeliyiz’ duruşunun arkasında aslında bu var. Ben dönem dönem Kıbrıs'a gidiyorum. Dönemin Cumhurbaşkanı Ersin Bey'le de çok kez görüşme imkanımız oldu orada. Derviş Eroğlu, ondan sonra Mehmet Ali Talat... Şimdi hepsinin kendince kendi iktidarları döneminde bir duruşu var. Ama bunu koruyabilmek adına da Türkiye'nin de orada olmaya ihtiyaçları var.

“KIBRIS TÜRKLERİNDE BİR ÖNYARGI VAR”

Ben Kıbrıs’ta, halk nezdinde büyük bir önyargı var. Hatta, Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın da bulunduğu Necati Özkan Vakfı'nın düzenlediği bir toplantıda ben yine Fatin Bey'i anlattım. 'Kardeşim siz hep bize büyüklük taslarsınız. Yok o Fatih'ti, yok o kurtarıcıydı. Yok biz yavru vatanız. Biz istemiyoruz böyle bir şey, biz Kıbrıslı Türk'üz' dedi. Ben de dedim ki: 'Türk'ün Türkmeni, Kırgız'ı, Kazak'ı olmaz, Türk Türk'tür. Türk'ü zaten öyle böldüler. Türkmen dediler, işte Türkomak dediler, Kırgız Türk'ü, Kazak... Onlar da Rusların projesidir biliyorsunuz. Biz Türk'üz, biz coğrafya olarak bizi bir şey ayırmıyor. Sizin derdiniz ne?’

‘Biz devlet olmak istiyoruz’.

‘E tamam, biz de sizin devlet olmanızı istiyoruz. Fakat ben şunu da istiyorum, yani burada belki yanlış anlaşılma olmasın, ama yani Kıbrıs'ı kendi haline bıraktığımız zaman da yanlış yollara sapma potansiyeli var. Maalesef hissediyorum. O, o çok büyük bir tehlike.”

“…Ama öyle bir siyaset var ki orada, yani önce bunu çözmemiz lazım bence. Yani ilk önce kamu diplomasisi öğren halk nezdinde... Orası bir pavyon adası değil, çok özür dilerim, orası gece alemleri adası değil, orası kumar adası değil. Ama maalesef turizm kaygısıyla bakıyorsunuz; bilmem ne otelinde şu kadar bedava, yok bilmem ne otelinde... Kıbrıs'ın tarihiyle bir tane müze tanımı, o soykırım müzesinin, Barbarlık Müzesi'nin reklamını göremiyoruz; bilmiyorlar, öğrencilerime anlatıyorum: 'Hocam ben Kıbrıs'a gittim, Barbarlık Müzesi'ni görmedim.'

E peki bölgeleri gezdin mi, en azından yakın o mücahitlerin savaştığı, işte efendim orada bütün katliamların olduğu bölgeleri gezdiniz mi? Maraş'a gittiniz mi en azından?

'E Maraş'ı görmedim.' Maraş'ın tarihini biliyor musunuz? 'E Maraş kapanmış.' Niye kapalı Maraş? Biliyorum. Peki Maraş kimin?

Geçenlerde işte Birleşmiş Milletler ada temsilcisi ne dedi: 'Verin Güzelyurt ile Maraş'ı, kaldıralım ambargoları'. Biz de dedik ki: 'Çok güzel ticaret! Ne güzel ya, biz niye vereceğiz Maraş'ı?' Maraş'ta Lala Mustafa Paşa Vakfı, Abdullah Paşa Vakfı.. Ondan sonra üç tane vakıf daha var. Vakıf malları zaten devredilemez, satılamaz, ticaret konusu yapılamaz. Maraş tamamıyla pazarlık konusu yapılamaz.

Dolayısıyla, bundan sonraki süreçte, şu anki Cumhurbaşkanı Tufan Bey'in siyasi ilk seçim zamanındaki konuşmaları, ama şu anki temasları... En son bu 27-29 Temmuz tarihinde yapmış olduğu görüşmede, Birleşmiş Milletler ve İngiltere'nin garantör ülke olarak Kıbrıs'ta Türk askerinin varlığının işgalci statüsünde tanınıp tanınmayacağı, daha doğrusu kabul edilmeyeceği noktasında artık bir karara varmaları... Karar derken, net olarak bir görüş ortaya koymaları lazım.”

Doç. Dr. Furkan Kaya’nın da belirttiği gibi, küresel konjonktür dolayısıyla dünyanın en değerli adası konumuna gelen Kıbrıs konusunda çok dikkatli adımlar atmamız gerekiyor.