Dünyanın derinliklerinden yükselen ses, bu kez Rusya’nın doğusunda yankılandı. 8.8 büyüklüğünde bir sarsıntı… Sadece yer kabuğunu değil, insanlığın belleğini de titreten bir yankı. Bugüne dek kayıtlara geçen en büyük altıncı deprem olarak tarihe geçti. Saniyeler içinde doğanın ne kadar kudretli, insanın ise ne kadar kırılgan olduğunu yeniden hatırlattı.
Depremin ardından okyanus kıyılarından yükselen dev dalgalar, Pasifik’in öte yakasına doğru ilerliyor. Japonya, tarihinin acı hafızalarını taşıyan bir halk olarak yine diken üstünde. Teknolojiyle donanmış sistemler, milim milim izliyor yaklaşan tsunamiyi. Ama bazen teknoloji bile, doğanın sabrının taşma anlarında çaresiz kalabiliyor.
Bu sarsıntının ve dalgaların Türkiye’ye doğrudan bir etkisi olmayabilir belki, ama bize söyledikleri var. Hatırlatmaları var. Anadolu coğrafyası, dünya üzerindeki en aktif deprem kuşaklarından birinin tam ortasında. Sessizlik ne kadar uzarsa, sorumluluğumuz da o kadar artıyor. Her geçen yıl, o beklenen "büyük sarsıntı"ya bir adım daha yaklaşıyoruz. Ve ne yazık ki, bu adımların bir kısmı hâlâ hazırlıksız, hâlâ plansız.
Ege’de, Akdeniz’de sıklaşan mikro sarsıntılar birer prova gibi. Tıpkı karadenizdeki iklim düzensizlikleri gibi, tıpkı yangın sezonunun artık mevsim tanımıyor oluşu gibi. Ormanlarımız, yalnızca ağaç değil, geleceğimizi de yakıyor her alevde. Ve biz, her yaz aynı manzaraya ağlamaya devam ediyoruz.Bir coğrafya, aynı anda hem sarsılıp hem yanarken, buna sadece “doğal afet” diyemeyiz.
Afet, hazırlıksız yakalanıldığında felakete dönüşür. Hazırlıklıysak, risk olur, ama hayat devam eder.Belki de artık bu tür olayları haber olarak değil, ders olarak okumamız gerek. Depremin ne zaman olacağını bilmiyoruz, ama nasıl bir şehirde, nasıl bir binada yakalanacağımızı seçebiliriz. Orman yangınlarını tümüyle durduramayız belki ama nasıl önleneceğini, nasıl müdahale edileceğini çok iyi biliyoruz. Doğa her zaman konuşmaz. Ama konuştuğunda susturamazsınız. Bizimse hâlâ konuşma vaktimiz var.
Henüz geç değil.