Kırk İki Yıllık Sessizlik: Lykov Ailesinin İzalosyonu

Bu haftaki yazım biraz farklı, Sovyetler Birliği'nin dinî baskı politikalarından kaçarak 1936'dan 1978'e kadar Sibirya taygasının derinliklerinde yaşayan Lykov ailesinin olgusunu sosyolojik, tarihsel ve antropolojik bir perspektiften ele almaya çalıştım. Aile, kırk iki yıl boyunca dış dünyadan tamamen yalıtılmış biçimde hayatını sürdürmüş; İkinci Dünya Savaşı'ndan Ay'a ilk insanlı iniş gibi tarihin seyrini değiştiren olayları bihaber atlatmıştır. Bu makale ile söz konusu deneyimi yalnızca bir hayatta kalma hikayesi olarak değil, insan adaptasyonu, inanç sistemlerinin işlevselliği ve zorunlu marjinalleşmenin nesiller arası etkileri bağlamında incelemeye çalıştım. Tarihsel kaynaklar, hayatta kalan tek aile üyesi Agafya Lykov'un tanıklıkları ve dönemin jeoloji ekibinin raporları esas alınmıştır. İronik biçimde, ailenin 'yokluğunu' hissettiği bir dünya, aynı dönemde nükleer silah üretmekte, insanlığın en büyük savaşını yaşamakta ve uzayın derinliklerine ulaşmaktaydı.

KAÇIŞIN ANATOMİSİ

1936 yılı, Sovyet tarihinin en kasvetli dönemlerinden birine karşılık gelmektedir. Stalin'in Büyük Terörü olarak anılan bu süreçte, Komünist Parti yalnızca siyasî muhalifleri değil, dinî inanç sahiplerini de sistematik biçimde hedef almaktaydı. Eski İnançlılar 17. yüzyıldan kalma Ortodoks Hristiyan geleneklerini sürdüren bir topluluk bu baskıların odak noktalarından birini oluşturuyordu. Karp Osipovich Lykov, büyük ihtimalle köyünün NKVD ajanları tarafından taranacağından haberdar olduğu bir sabah, karısı Akulina ve iki küçük çocuğu Savin ile Natalia'yı alarak ormana doğru yürüyüşe geçti. Bugün hâlâ yaşayan küçük kızı Agafya'nın aktardığına göre babası yalnızca şunu söyledi: 'Artık bu topraklarda yaşayamayız.'

Burada bir ironi kendiliğinden belirginleşmektedir: Karp Lykov, ailesini devlet şiddetinden korumak amacıyla devletsiz bir alanda hayata tutunmayı seçti. Bir ölümden kaçarken, yüksek ihtimalle başka bir ölümün açlığın, soğuğun ve yalıtılmışlığın ölümünün kucağına atladığının farkında mıydı? Bu sorunun cevabı tarihsel açıdan muğlak kalmaktadır; ancak ailenin kırk iki yıl boyunca hayatta kalması, bu seçimin ne denli stratejik bir sezgiyle yapılmış olduğuna işaret etmektedir.

Lykovlar'ın yerleştiği bölge, Hakas Özerk Oblastı'nın güneyindeki Sayan Dağları'nda, deniz seviyesinden yaklaşık 2.000 metre yükseklikte, Abakan Nehri'nin kollarından birine yakın bir vadidir. Bu bölge, en yakın yerleşim yerinden 240 kilometreden fazla uzakta olup Sovyet coğrafyasının bile zorlukla haritalandırabildiği bir alana karşılık gelmektedir.

GÜNDELİK YAŞAM VE HAYATTA KALMA STRATEJİLERİ

Lykov ailesinin gündelik yaşam pratikleri, insanlığın tarih öncesi dönemlerinden miras kalan hayatta kalma bilgisinin 20. yüzyıl koşullarına aktarılmasından ibaretti. Aile, çavdar, patates ve turp yetiştiriyor; kendir bitkisinden kıyafet dikiyordu. Metal alet yoktu ya da zamanla eskiyip kullanılamaz hale gelmişti. Karp Lykov'un torunu Dmitri, jeologlara yaptığı açıklamada tahta çiviler kullandıklarını belirtmiş ve ellerindeki son metal tencere çatladığında Akulina'nın ağladığını aktarmıştır.

Ormanda dünyaya gelen iki çocuk Dmitri ve Agafya bu coğrafyayı hiç terk etmedi. Daha da çarpıcı olanı şudur: Bu çocuklar, dışarıdan herhangi bir insan görmeden büyüdü. Agafya ilerleyen yıllarda verdiği röportajlarda, ilk kez bir yabancıyla 1978'de gelen jeologlardan biriyle göz göze geldiğinde ne yapacağını bilemediğini ifade etmiştir. 'Bir insan olduğunu biliyordum ama nasıl davranılacağını bilmiyordum' diye aktarmıştır.

Lykovlar'ın bir takvim sistemi geliştirdikleri ve Eski İnançlı geleneğe özgü dinî törenleri titizlikle sürdürdükleri bilinmektedir. Karp Lykov, çocuklarına okuma yazma öğretmiş; Agafya ve Dmitri, ormanda el yazması Kilise Slavcası metinleri okuyarak büyümüştür. Buna rağmen Agafya, jeologlarla ilk tanışmasında çatalın ne olduğunu anlamakta güçlük çekmiş; ekmeği daha önce hiç tatmadığı için bu besini kabullenirken uzun bir uyum süreci gerekmiştir. Bu detay, ailenin bilişsel ve kültürel gelişiminin nasıl seçici biçimde şekillendiğini gözler önüne sermektedir: Kutsal metinleri okuyabilen ama ekmek yemeyi bilmeyen çocuklar.

1978 VE DÜNYAYLA TEMAS

1978 yılı yazında Sovyet jeoloji şirketi Krasnoyarsk'a bağlı bir ekip, Sibirya taygası üzerinde keşif uçuşu yaparken alçak bir vadide küçük bir yapı gördü. Ekip önce hayalet gördüğünü sandı; sonra yapıyı takip eden patikalar, bitkisel bahçeler ve bir de mantar kurutma teli dikkatlerini çekti. Helikopterin inişinin ardından, tahta bir eşikten Karp Lykov'un silueti göründü.

Ekibin liderliğini yapan jeolog Galina Pismenskaya bu ilk temas anını kaleme almıştır. Ekip konuşmalarının ardından aileye, kırk iki yılda tarih boyunca yaşananlar anlatıldı. İkinci Dünya Savaşı'nı öğrenen Karp Lykov'un tepkisi şaşırtıcı değildi; yalnızca başını sallayıp 'Bunları bilmiyorduk ama savaşın olduğunu sezdik' dedi. Nedeni sorulduğunda cevabı daha da ilginçti: 'Farklı tohumlardan bitkiler büyümeye başlamıştı ormanda. Ateş kokusu geliyordu rüzgarla. Bir şeyler olduğunu hissettik.' Öte yandan Ay yürüyüşünü öğrendiklerinde hem Karp hem Agafya inanamadı. İronik biçimde, bir Komünist devletin inançlara düşman teknolojisi insanlığı Ay'a taşımıştı; ama Lykovlar için bu yalnızca Tanrı'nın yaratısının ne kadar büyük olduğunun kanıtıydı.

Lykovlar'ın yeniden keşfi Sovyet basınında kısa süre sonra yer aldı. Gazeteci Vasily Peskov, 'Rabochaya Tribuna' gazetesinde kaleme aldığı yazı dizisiyle aileyi kamuoyuna tanıttı; bu yazılar sonradan 'Taiga Uygarlığından Uzak' başlıklı kitapta bir araya getirildi. Peskov'un anlatımı, bu deneyimi hem bir merak nesnesi hem de derin bir insanlık belgesi olarak sunar.

KAÇIRANLAR VE KAÇIRMAYANLAR

Lykov ailesinin hikâyesinin belki de en derin boyutu, tarihsel ironi katmanlarından oluşmaktadır. Aile, Stalin'in baskılarından kaçmak için medeniyetten uzaklaşmıştı. Oysa kaçtıkları o medeniyet, onlar taygada yaşarken nükleer bomba geliştirdi, iki kıtayı yerle bir eden bir savaşa girdi, uzay yarışına çıktı ve nihayetinde Sovyetler Birliği çöktü. Lykovlar bu her birini 'kaçırmıştı' ya da kaçırmamıştı?

Lykovlar yeniden keşfedilmelerinden kısa süre sonra birbiri ardına üç yetişkin çocuğunu kaybetti. Savin, Natalia ve Dmitri 1981 yılında hayatını kaybetti; ilk ikisi böbrek yetmezliğinden, Dmitri ise pnömoniden. Jeologların getirdiği yiyeceklerin ve insanların taşıdığı mikropların ailenin bağışıklık sistemi üzerindeki etkisi tartışma konusu olmuştur. Buradaki trajik ironi keskindir: Onları bulmak için gelen insanlar, aynı zamanda ölümü getirdi. Karp Lykov 1988'de, Agafya'nın kulübenin yakınına gömdüğü bir kış günü hayatını kaybetti.

Bu bağlamda Lykov ailesinin deneyimi, Thoreau'nun Walden'ını ya da çeşitli inzivacı mistik geleneklerin varlığını hatırlatmakla birlikte onlardan temelden ayrışmaktadır: Lykovlar gönüllü olarak değil, zorunluluk nedeniyle soyutlanmıştı. Soyutlanma, onlar için bir felsefi tercih ya da mistik arınma biçimi değildi; hayatta kalmanın tek mümkün yoluydu. Bu fark, onların deneyimini varoluşsal açıdan çok daha ağır ve aynı zamanda çok daha tanıklığa değer kılmaktadır.

MEDENİYETİN SINIRLARINDA BİR AYNA

Lykov ailesi bugün iki düzeyden okunabilir: İlk olarak, bireyin en uç koşullar altında bile topluluğunu, dilini ve inancını koruyabileceğinin kanıtı olarak. İkinci olarak, modern medeniyetin hangi konfor, bilgi ve tahakküm biçimlerini 'zorunlu' saydığına dair bir ayna olarak.

Gerçekten de 1978'de bir helikopterden inen jeologların içinde bulundukları şok, salt coğrafi bir keşfin verdiği şaşkınlık değildi. Bu şok, aynı dönemde var olup var olmadıklarından habersiz iki dünyanın ani temaşasıydı. Lykovlar için jeologlar 'tarih'ti — dışarıdan gelen bir geçmişin taşıyıcıları. Jeologlar için Lykovlar ise 'zaman tüneli'ydi — sanki 1936'dan ayrılıp 1978'e gelmiş, ellili yaşlarında ama aynı zamanda son derece genç bir insan topluluğu.

Agafya Lykov bugün hâlâ Sayan Dağları'ndaki o vadide yaşamaktadır. Zaman zaman ziyaretçiler kabul etmekte, Rus Ortodoks Kilisesi'yle sınırlı ilişkisini sürdürmekte ve taygada tek başına hayatını idame ettirmektedir. Bir röportajında şunları söylemiştir: 'Dışarıda ne olup bittiğini merak etmiyorum. Burada ne olduğuyla meşgulüm.' Bu cümle, yalnızca bireysel bir tercihi değil, medeniyetin anlam üretme biçimlerine dair köklü bir eleştiriyi barındırmaktadır.

Lykovlar her şeyi 'kaçırdı' savaşı, uzayı, teknolojik devrimi. Peki ya kazandıkları? Kırk iki yıllık sükûneti, hiçbir ideolojik baskıya maruz kalmaksızın sürdürülen bir inancı ve şimdiye dek pek az insanın yaşadığı türden bir içsel özgürlüğü. Bu hikâye, yitirme ve kazanmanın ne kadar görelilikle tanımlandığını bize hatırlatan, ve bu hatırlatmanın en ağır ve en ironik biçimde yapıldığı nadir tarihsel anlardan biridir. Ne hayat hikayeleri var....