KİRPİ İKİLEMİ

Dondurucu bir kış soğuğunda, bir grup oklu kirpi üşümemek için birbirine yaklaşır. Birbirlerine ne kadar yaklaşırlarsa, dikenleri o kadar batar ve acı verir. Birbirlerinden uzaklaştıklarında ise, üşümeye başlarlar. Dikenlerin acısı ile soğuktan donmak arasında kaldıkları bu ikilem, her iki duruma da tahammül edebilecekleri mesafeye gelinceye kadar sürer.

Schopenhauer’in bu meşhur metaforu, insanların da bu kirpiler gibi yakınlık istediğini ancak yakınlaştıkça da acıdan korktuklarını anlatır. Kirpilerin dikenlerin acısı ve dondurucu soğuk arasında kalması gibi insanlar da bir yandan temas etmek isterken bir yandan kendini korumak ister. Mesafeyi ayarlayamadıklarında ise ya fazla yakınlığın incinmişliğiyle ya da uzaklığın yalnızlığıyla baş başa kalırlar.

Peki, insanlar neden yakınlaşmak ister? İnsan, sosyal bir varlıktır. İç dünyasını paylaşmak, duygu ve düşüncelerini ifade etmek temel ihtiyacıdır. Bunu yapabileceğini düşündüğü insanlarla yakınlaşır, o insanların doğru insanlar olmadığını anladığında uzaklaşır. Ya bu insanlarla ya da diğerleriyle doğru mesafeyi ayarladığında ise, hem acı duymayacağı hem de üşümeyeceği noktayı bulur.

Ne seninle ne sensiz

Hepimizin sıcak ve güvenli ilişkilere ihtiyacı vardır. Ancak yaşantımızda dengeleri koruma çabası kimi zaman bizi yorar ve uzaklaşmayı tercih ederiz. Bu uzaklık ne kadar uzun sürerse, soğukluğa dönüşür. Bu nedenle, ısı dengesini korumak için doğru noktada durmayı başarabilmek gerekir. Bunu başarabilmenin yolu, kendimizin de karşımızdakinin de ihtiyacını anlatmaktan geçer.

Yanmadan, yakmadan, acımadan, acıtmadan ve elbette üşümeden yakınlaşabilmek. En büyük meziyet bu olsa gerek.