Dizi ve sinema yapımlarının başarılı olması, izleyicinin ilgisini çekmesi ve yüksek gelir elde etmesi için elbette birçok unsurun bir araya gelmesi gerekir. Ancak bütün bu unsurların içinde üç temel anahtar vardır. Güçlü bir senaryo, güçlü bir yapım şirketi ve yüksek performanslı bir oyuncu kadrosu.
İzleyiciyi mavi ekranın karşısına kilitlemenin yolu, aslında bu üç temel unsurun aynı projede buluşmasından geçer. Elbette böyle bir kadroyu ve güçlü bir yapım ekibini bir araya getirmek ciddi bir bütçe gerektirir. Fakat ortaya çıkan iş gerçekten nitelikliyse, bu yatırımın karşılığını hem izleyici ilgisi hem de ticari başarı olarak almak mümkündür.
Peki, her zaman böyle mi oluyor?
Tabii ki hayır.
Günümüzde bazı yapım şirketleri güçlü senaristler yerine daha düşük ücretlerle çalışan yazarlara, deneyimli ve yüksek performanslı oyuncular yerine ise daha düşük bütçeyle çalışabilecek hevesli oyunculara yönelmeyi tercih ediyor. Böylece yapım maliyetleri düşürülüyor. Ancak maliyetin düşmesi, her zaman başarının artması anlamına gelmiyor.
Senaryo zayıfladığında, oyunculuk yeterli olmadığında ve yapım kalitesi gerilediğinde izleyiciyi ekrana çekmek için başka yöntemlere başvurulmaya başlanıyor. İşte tam bu noktada, hikâyenin gücü yerine sansasyon öne çıkıyor. Ahlaki sınırları zorlayan sahneler, gereksiz şiddet, kaba davranışlar ve argo ifadeler senaryonun eksiklerini kapatmak için kullanılabiliyor.
Bir yapımda kullanılan sözler yalnızca o ekranın içinde kalmıyor. Televizyon ve dijital platformlar artık hayatımızın önemli bir parçası. Ekranda duyulan ifadeler, özellikle çocukların ve gençlerin günlük konuşma diline de taşınabiliyor.
Asıl üzerinde düşünmemiz gereken mesele de burada başlıyor.
Bir zamanlar toplumda büyük kavgalara, yıllarca süren düşmanlıklara, hatta iki ayrı nesiller arasında yaranan kan davasına neden olabilecek kadar ağır kabul edilen küfürler, bugün çocukların dilinde sıradan bir şakaya dönüşebiliyor. Bu değişim yalnızca dilin değişmesi değildir. Aynı zamanda toplumun neyi normal kabul ettiğinin de değişmesidir.
Elbette sinema ve diziler hayatın bütün güzelliklerini göstermek zorunda değildir. Hayatın karanlık tarafı da sanatın konusudur. Ancak karanlığı göstermekle onu özendirmek arasında önemli bir fark vardır. Gerçekliği anlatmak başka, kötü davranışları sıradanlaştırmak başkadır.
İzleyiciyi ekrana bağlamak için mutlaka kaba sözlere, seviyesiz esprilere veya sınırları zorlayan sahnelere ihtiyaç yoktur.
Güçlü bir hikâye, iyi yazılmış karakterler ve başarılı oyunculuk zaten izleyiciyi ekrana bağlamaya yeter.
Belki de yapımcıların yeniden hatırlaması gereken en önemli gerçek budur. Seyirciyi mavi ekrana kilitlemenin yolu, ekranı kirletmekten değil, ekrana değerli bir hikâye getirmekten geçer.
Mavi ekran küfürsüz de izlenir. Hem de daha uzun süre hatırlanır.