Daha önceki yazılarımda yer vermiş olduğum Yaşar Kemal kitaplarında, usta yazarın hayatına da uzun uzun yer verdiğim bölümler oldu. O yüzden bu seferki Yaşar Kemal kitabında, yazarın hayatına çok uzun yer vermeyeceğim ama her Yaşar Kemal kitabı konu edildiğinde de kendisinden bahsedilmesi gereken çok önemli kısımlar olduğunun da farkındayım. Sadece o ince ayrıntılarla, belki unutanlar için bir hatırlatma olması ya da hiç bilmeyenler için bir öğrenme olması amacıyla Yaşar Kemal’in hayatından bir iki cümle ile o en önemli kesitlere bakalım.
Yaşar Kemal
Yaşar Kemal, gerçek adıyla Kemal Sadık Gökçeli 1923 – 2015 yılları arasında yaşamış Türk edebiyatının usta yazarlarındandır. Henüz üç buçuk yaşındayken, kurban kesimi esnasında akrabasının tuttuğu bıçağın elinden kayarak onun gözüne isabet etmesi sonucunda sağ gözü kör oldu. Dört yaşındayken camide babası gözlerinin önünde öldürüldü. Annesi, kendisinden babasının intikamını almasını istedi ancak Yaşar Kemal bunu yapmadı.
1951 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışmaya başlamıştı, hapisten yeni çıkmış ve yakalanma olayı bütün gazetelerde yer aldığı için Kemal Sadık Gökçeli, Abidin Dino’nun önerisi ile yazılarında Yaşar Kemal adını kullanmaya başladı. Yaşar Kemal bir röportajında isim değişikliği ile ilgili şu cümleleri söyler: “İnsanlara yalan söyledim, adımı değiştirerek kendimi sakladım. Yaşamımda bunun kadar ağırıma giden bir şey olmadı. Benim Kemal Sadık Gökçeli olduğumu bir Abidin Dino, bir Arif Dino, bir de romancı arkadaşım Orhan Kemal biliyordu.”
Yıllar sonra ortaokuldaki Türkçe öğretmeniyle karşılaştığı bir gün öğretmeni kendisine, “Yahu Kemal, Cumhuriyet’te çok iyi bir yazar var kimdir acaba?” der ve Yaşar Kemal’i över. Öğretmenine bile o yazarın kendisi olduğunu söyleyemez.
Kuşlar Da Gitti
Çok büyük bir kalem, çok büyük bir ustaydı kendisi, hemen her kitabında ister betimlediği yerler olsun ister gözümüzde canlandırdığı karakterler olsun, bu kadar net ve kusursuz anlatılabilir. Kitapta çocuklar “Azat buzat, beni cennet kapısında gözet.” diyerek kuş azatçılığı yapmaktadırlar.
Eski İstanbul’un geleneklerinden olan kuş azatçılığında, insanlar çeşitli türlerde kuşları belirli kapan taktikleri ile yakalayarak kafeslere koyarlarmış. Ardından bu kuşları halka satarlarmış. Kuşları alan insanlar da bu kuşları tekrar göğe salma esnasında dua ederlermiş, gönüllerinden geçenin olması duasıyla kuşları yeniden özgürlüklerine bırakırlarmış. Özgürlüğe bırakılan bu kuşun da cennet kapısında onu özgürlüğe bırakan sahibini bekleyeceği umut edilirmiş.
Gençler ise bu işten geçimlerini sürdürmekte ve ileride bu işten biriktirecekleri paralar ile her birinin türlü türlü hayalleri bile vardır. Ama gel zaman git zaman kuş azatçılığı eski popülerliğini yitirir, artık eskisi kadar rağbet görmemektedir. Durum böyle olunca çocuklar da geçim derdinin peşine düşerler.
Eski İstanbul yavaş yavaş değişmektedir, büyüyen şehirleşme, nüfusun artışı, gelişen yaşam belki de insanların merhamet duygularını, eski değerlerini kaybetmelerine vesile oluyor, onları daha düşüncesiz daha duygusuz bir hâle getiriyordu. Bunun sonucunda ise İstanbul’un doğal ve tarihi güzellikleri kadar kuşları da göçüp gidiyordu. Belki çok basit ve oldukça masrafsız bir değerdi kuşların özgürlüğüne bırakılması, ayrıca burada kuş azatçısı maddi olarak kazanıyorken, kuşu özgürlüğüne bırakan insanlar da manevi olarak kazanıyordu. Ancak yılların geçmesiyle, değerlerini ve güzelliklerini kaybeden İstanbul, çürüyen ve kirlenen yüzüyle insanlarını ve kuşlarını da kaybediyordu.
Kuşlar ve çocuklar üzerinden tüm insanoğluna verilen muazzam bir mesaj, düşündüren, sorgulatan, ders çıkarılması gereken, önlem alınması gereken. Ancak o yıllardan bugünlere gelirken maalesef hiçbir ders alınmamış olması çok üzücü. Yaşar Kemal’in kaleme aldığı o yıllardan bu günlere geldiğimizde, Florya’nın kuşları kadar, insanlığın merhamet ve kadim değerleri kadar, daha birçok şeyi çürümeye ve yok olmaya bıraktık. Bunu ne Florya’nın kuşları yaptı ne İstanbul’un o yıllardaki doğal güzelliği yaptı ne de Yaşar Kemal tarafından betimlenen İstanbul’un o yıllardaki tarihi güzellikleri, camileri, kiliseleri, sinagogları ya da türlü türlü avluları yaptı. İnsanoğlu yaptı...
Kitabın arka kapağında ise Jeremy Brooks bu kitap için şöyle diyor:
“Saklanacak, tekrar tekrar okunacak, üstünde günlerce düşünülecek, bütün zamanların, bütün ülkelerin en güzel edebiyat yapıtlarının yanına konacak bir kitap.”
Yaşar Kemal’in insan ruhuna dokunan ve aynı zamanda kitabın sonuna yaklaştıkça olayların şekillenmesiyle beraber insanı düşündüren; kaybedilen değerler açısından ve toplumsal sorunlara verdiğimiz tepkiler bakımından da insanı sorgulatan; 79 sayfa olduğu için hemen okunulacağı düşünülen ancak içinin doluluğu ve içerdiği konular yüzünden de insanın bu düşüncesinde yanıldığını fark ettiren, muazzam bir başucu eseri olmuş.
Ayrıca kitabın kurgusu gereği kuş azatçılığı eski rağbetini kaybedince; çocukların bu uğurda verdiği mücadele ve değişim, bizlere de insanoğluna ait bazı değerleri sorgulatıyor.
Kişiler ve mekanların betimlemelerini okumak ayrıca çok keyifliydi. O yılların Florya’sı ve orada yaşayan çocuğundan yaşlısına ve de türlü türlü esnafına birçok değer buluyoruz. Camiler, kiliseler ve sinagoglar, kuşların azatçılığının yapıldığı avlular ve her zaman olduğu gibi Yaşar Kemal’in kaleminden bir geçim derdi meselesi, hayata tutunabilme umudu…
Şöyle diyor Kemal Sadık Gökçeli yani Yaşar Kemal:
İstanbul’un tarihini yazanlar Florya düzündeki kuşların, kuş yakalayıcıların tarihine boş verirlerse, tarihlerinin o kadar pek işe yarayacağını sanmam. Emeklerine yazık olur. Yüzlerce yıldır kiliselerin, havraların, camilerin önünde, milyarlarca salıverilmiş kuşun sevinci, insanların sevinci, az macera mı? Biliyorum, bir gün bir hoş, yüreği temiz, akıllı birisi çıkacak, Florya kuşlarının güzel, sevinçli, umutlu tarihini yazacak, işte o zaman işte, İstanbul biraz daha güzelleşecek, biraz daha büyülü bir kent olacak. İstanbul’un büyüsü denizinde, yapılarında, göğünde, akarsularında mı yalnız, insanlarında mı? Ya Florya’nın kuşları?
İnsanın kütüphanesinde Yaşar Kemal bölümü ayrı olmalıdır, özel olmalıdır, ona has bir köşe olmalıdır her kütüphanede. O, insanın ruhuna dokunan; vermek istediği mesajları satırlara ilmek ilmek işleyen; her kitabında toplumsal sorunları, bozulmayı ve çürümeyi kusursuz bir şekilde tema eden; türlü türlü yaşam ve geçim mücadelelerine dem vuran; güçlünün güçsüzü ezmesini, zalimin mazlumun hakkını yemesini sayfalarına hemen her zaman konu eden büyük bir romancıydı.