― Belki polisiye yazmak isteyenlere ilham ve örnek olmanız adına, kitabınızın yazımını ne kadar sürede tamamladınız? Bu süreçte nasıl bir yazma disiplini ve yol haritası oluşturdunuz? Kurgunuzu, kurbanları ve katili belirlerken nelere dikkat ettiniz? Bir polisiyede sizce nelere çok dikkat edilmeli?
Elbette kolay olmadı Uğur Bey. Bir yandan sabahtan akşama kadar çalışıp bir yandan da eve geldikten sonra gece yarılarına kadar yazmak ciddi bir fedakârlık gerektiriyordu. Yorucu bir süreçti ama aynı zamanda benim için tarifsiz bir keyifti. Çünkü yazmak beni dinlendiriyor. Kalemi elime aldığımda kendimi yazdığım sahnelerin içinde buluyorum. Bazen öyle anlar oluyordu ki karakterlerim rüyalarıma giriyordu. Sanki tek bir hayat değil, iki hayat yaşıyordum. Serinin tamamını yazmam yaklaşık dokuz yıl sürdü. Kimi zaman bu süre uzun gibi görünebilir ama polisiye edebiyat söz konusu olduğunda bence hiç de öyle değil. Çünkü polisiye, en küçük ayrıntının bile büyük sonuçlar doğurabildiği bir türdür. İlk sayfaya bıraktığınız bir ipucu, yüzlerce sayfa sonra anlam kazanabilir. Bu nedenle yazarın en baştan en sona kadar kurgusuna hâkim olması, her ayrıntıyı titizlikle planlaması gerekir. Polisiye okuru mantık hatalarını kolay kolay affetmez. Benim için polisiye yazmak, ortaya bir kurban koyup, polislerin olayı çözmesini anlatmaktan ibaret değil. Asıl mesele, okurun merakını diri tutabilmek ve bunu yaparken olayların doğal akışını bozmamaktır. Okur bir sonraki sayfayı çevirmek için güçlü bir neden bulmalı, ama aynı zamanda nefes alabileceği, karakterleri tanıyabileceği anlar da olmalıdır. Bu dengeyi kurabilmek, polisiye yazarlığının en zor taraflarından biridir. Bir diğer önemli konu ise zaman kavramıdır. Polisiye romanlarda zamanlama kusursuz olmalıdır. Olayların gerçekleşme sırası, karakterlerin hareketleri ve ipuçlarının ortaya çıkışı birbirini desteklemezse kurgu inandırıcılığını kaybeder. İşte bu yüzden bu roman üzerinde acele etmedim. Gerektiğinde bekledim, tekrar düşündüm, yeniden yazdım. Polisiye yazmak isteyenlere verebileceğim en önemli tavsiye ise sabırlı olmalarıdır. Bu tür, aceleye gelmez. Bazen tek bir sahne üzerinde günlerce düşünmeniz gerekebilir. Ben dokuz yıl boyunca bu sabrı göstermeye çalıştım ve bugün geriye dönüp baktığımda, bu emeğin her satıra yansıdığına inanıyorum.
― Kitabınız son dönemde okuduğum çok kaliteli polisiye kurgulardan biriydi. Gerçekten emeğinize sağlık. Kitap adalet ve intikamı merkezine epeyce almış durumda. Sistemin açıklarından bir şekilde kurtulan suçlular, kurgunuz gereği gizli protagonistin elinden kurtulamıyor. Bu gizli protagoniste göre aslında cinayetleri bir suç değil, tam aksine gecikmiş adaletin infazları. Bunlarla ilgili neler söylemek ve bu konuyu nasıl açmak istersiniz?
Öncelikle güzel sözleriniz için çok teşekkür ederim. Bir yazar için en büyük mutluluk, kitabının dikkatle okunması ve ruhunun anlaşılmasıdır. “Kuzgun Yemini”nde adalet ve intikam bilinçli olarak iç içe geçen iki kavram. Çünkü ben okurun karşısına siyah ve beyaz kadar net cevaplar koymak istemedim. Hayatta olduğu gibi romanda da bazı soruların kesin bir cevabı yoktur. Gölge de tam olarak bu ikilemin içinde doğmuş bir karakter. Çocuk yaşta insanın kaldırabileceğinden çok daha ağır bir travmayla yüzleşiyor. Annesine yapılanlar, kaybettiğini sandığı ailesi, yetimhanede geçen yıllar...
Bütün bunlar onun ruhunda onarılması neredeyse imkânsız yaralar açıyor. O saatten sonra Gölge’nin hayatını şekillendiren şey öfke değil, çocukluğunda yarım kalmış adalet arayışı oluyor. Yıllarca kendisini eğiterek geri dönüyor. Fakat burada özellikle altını çizmek istediğim bir nokta var. Ben Gölge’yi bir kahraman olarak yazmadım. Aynı şekilde onu sadece bir cani olarak da yazmadım. Ben onu, yaşadığı acılarla şekillenmiş bir insan olarak yazdım. Çünkü insan psikolojisi bana göre tek bir kelimeyle açıklanabilecek kadar basit değildir. Gölge’nin işlediği cinayetlere kendi penceresinden baktığınızda bunlar birer suç değil, gecikmiş adaletin infazıdır. Fakat toplumun, hukukun ve vicdanın penceresinden baktığınızda durum tamamen değişir. İşte roman boyunca okurun sorgulamasını istediğim nokta tam da burasıdır. Adalet ile intikam arasındaki çizgi nerede başlıyor, nerede bitiyor? Bir insan yaşadığı acılar yüzünden kendi adaletini dağıtmaya karar verirse, o anda mağdur olmaktan çıkıp yeni mağdurlar mı yaratır? Ben bu soruların cevabını okura vermedim. Çünkü edebiyatın görevinin her zaman cevap vermek olduğuna inanmıyorum. Bazen doğru soruyu sormak, cevap vermekten çok daha değerlidir. Belki de “Kuzgun Yemini”nin en güçlü tarafı budur. Kitap bittiğinde okur Gölge’yi tamamen haklı da bulamıyor, tamamen haksız da. Ona kızıyor, onun için üzülüyor, zaman zaman onu anlıyor, zaman zaman ondan korkuyor. Benim istediğim de tam olarak buydu. Çünkü gerçek hayatta da insanlar tek bir duyguyla açıklanamaz. Son olarak şunu söylemek isterim: Ben hiçbir zaman adaletin bireylerin eline geçmesini savunan bir anlayışla yazmadım. Tam tersine, hukukun işlemediği ya da vicdanların sustuğu zamanlarda insanın nasıl bir karanlığın içine sürüklenebileceğini anlatmaya çalıştım. Gölge’nin hikâyesi, bir intikam hikâyesinden çok, adaletin zamanında tecelli etmemesinin, bir insanı nasıl geri dönülmez bir noktaya taşıyabileceğinin hikâyesidir.
― Kitap okuttuğu son ile de “Bu bir serinin ilkiydi ve serinin ikinci kitabı çok yakında.” dedirtti bende. Okuyucularınızı da fazla merakta bırakmamak adına bu durumu, bu röportaja özel açıklayabilir miyiz? “Kuzgun Yemini-2” geliyor mu? Geliyorsa ismi daha mı farklı olacak ve bu sefer neler ile karşılaşacağız?
Evet sevgili Uğur, öncelikle bu soruyu sormanıza gerçekten sevindim. Çünkü “Kuzgun Yemini”ni okuyan hemen hemen herkesin bana yönelttiği ilk soru bu oluyor. Evet, gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki serinin ikinci kitabı önümüzdeki aylarda okurlarla buluşacak. Uzun zamandır da büyük bir titizlikle üzerinde çalışıyorum. Burada küçük bir noktayı açıklığa kavuşturmak isterim. Daha önce seriyi dokuz yılda tamamladığımı söylemiştim. Bu doğru. Aslında üç kitabın da ana kurgusu ve hikâyesi yıllar önce tamamlandı. Ancak polisiye edebiyat, yazıp bir kenara bırakılacak bir tür değildir. Sürekli yeniden okunmayı, sorgulanmayı ve incelikle işlenmeyi gerektirir. Ben bir romanı teslim etmeden önce defalarca okurum. Örneğin “Kuzgun Yemini”ni tam yirmi sekiz kez baştan sona okudum. Her okumada mantık örgüsünü, ipuçlarını, karakterlerin tutarlılığını ve olayların akışını yeniden kontrol ettim. Yazım ve imla hataları elbette olabilir; bunlar editörlerle ilgili sürecin bir konusudur. Ama kurguyla ilgili en küçük ayrıntının bile gözümden kaçmaması için büyük bir özen gösteriyorum. “Kuzgun Yemini”, en başından beri tek kitap olarak tasarlanmış bir roman değildi. O, üç kitaptan oluşan büyük bir hikâyenin ilk adımıydı. İkinci kitabın adını şimdilik açıklamak istemiyorum. Bunun okurlar için güzel bir sürpriz olarak kalmasını istiyorum. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Bu kez olaylar çok daha karanlık, çok daha kişisel ve çok daha sarsıcı bir noktaya taşınacak. İlk kitapta okurlar karakterlerle tanıştı, geçmişlerine tanıklık etti ve büyük oyunun ilk taşlarını gördü. İkinci kitapta ise o taşların neden yerleştirildiğini anlamaya başlayacaklar. Bazı sorular cevap bulurken, çok daha büyük sorular ortaya çıkacak. Dost ile düşman arasındaki çizgi daha da silikleşecek ve hiçbir karakter artık ilk kitaptaki kişi olarak kalmayacak. Ama bu röportaja özel küçük bir sır verebilirim. Okurlar bugüne kadar kitaptaki yeminin, katil olarak tanıdıkları Gölge’ye ait olduğunu düşündüler. Oysa gerçek bambaşka...
İkinci kitapta okurlar Kuzgun ile tanışacaklar. Ve o zaman görecekler ki ortada yalnızca tek bir gölge yok. Kuzgun’un yıllar boyunca yetiştirdiği başka gölgeler de var. O karanlık dehlizlerde insanların nasıl dönüştürüldüğünü, nasıl birer gölgeye çevrildiğini okuduklarında, bugüne kadar bildiklerini sandıkları her şeyi yeniden sorgulayacaklarına inanıyorum. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki ikinci kitap, ilk kitabı seven okurların beklentisini karşılayacak kadar cesur; onları şaşırtacak kadar da iddialı olacak. Ama ne olursa olsun “Kuzgun Yemini”nin ruhundan asla uzaklaşmayacak. Çünkü bu seri, en başından beri yalnızca cinayetleri değil; insanın vicdanını, karanlığını ve adalet arayışını anlatmak için yazıldı…