KUZGUN YEMİNİ KİTABI İLE KAMURAN ELAGÖZ – BÖLÜM 3

― Yazma süreciniz nasıl işliyor? Gündelik hayatın koşturmacası ve yoğun iş temponuz arasında, o karanlık ve derin “Kuzgun” dünyasına geçişi nasıl sağlıyorsunuz?

Hayatım oldukça yoğun bir tempoda geçiyor. Uzun saatler boyunca hizmet sektöründe, ayakta ve sürekli insanlarla iletişim halinde çalışıyorum. Fiziksel olarak yorucu bir hayatım var. Ancak ben bu yoğunluğu yazarlığım için bir dezavantaj değil, aksine en büyük beslenme kaynağı olarak görüyorum. Gün boyu yüzlerce karakteri, onların konuşmalarını, jestlerini ve saklamaya çalıştıkları duyguları gözlemliyorum. Eve dönüp masanın başına geçtiğimde, o gündelik koşturmacanın gürültüsü tamamen kesiliyor ve zihnimdeki o puslu dünyanın kapıları aralanıyor. Yazmak benim için bir kaçış değil, hayatın tam kalbindeki o ham gerçeği işleme biçimi. Sessizlik çöktüğünde, gün boyu biriktirdiğim o insan analizleri kurgumdaki karakterlerin ruhuna üflemeye başlıyor. Belki de bu yüzden “Kuzgun Yemini” bu kadar sahici ve insan ruhunun sınırlarında dolaşan bir kitap oldu. Çünkü her bir kelimesi, gerçek hayatın içinden süzülerek kâğıda döküldü.

― “Kuzgun Yemini”nde adalet, intikam ve vicdan kavramları çok ince bir çizgide yürüyor. Sizce gerçek hayatta bu üç kavramın dengesi nerede kurulur? Kitabınız okura bu konuda ne fısıldıyor?

Bu üç kavram insanlık tarihi boyunca çözülememiş en büyük düğümdür. Adalet yasalarla sağlanmaya çalışılır ama vicdanın ikna olmadığı hiçbir karar ruhu özgür kılmaz. İntikam ise adaletin maskesi ardına sığınmış vahşi bir dürtüdür; insanı iyileştirmez, aksine yıktığı şeyin altında kalmasına sebep olur. Ben hayatım boyunca adaletin de adaletsizliğin de en çıplak hallerine şahit oldum. İnsanın kendi iç mahkemesinde verdiği kararların, dışarıdaki hiçbir mahkemeye benzemediğini çok iyi biliyorum. “Kuzgun Yemini” tam olarak bu çelişkinin üzerine basıyor. Okura şunu fısıldamak istedim: Bir insan adaleti kendi elleriyle sağlamaya kalktığında, aslında korumaya çalıştığı o masumiyeti de kendi elleriyle öldürür. Kitaptaki “Gölge” ve “Kuzgun” karakterleri üzerinden okuyucu, kendi içindeki o karanlık adalet terazisini sorgulamak zorunda kalacak.

― Tam dokuz yıldır üzerinde çalıştığınız bu üçlemenin ilk adımı okurla buluştu. Peki, bu uzun ve sabırlı yolculukta Kamuran Elagöz bir yazar olarak nasıl dönüştü?

Dokuz yıl bir insanın hayatında çok uzun bir süre. Bu süreçte sadece kitabım yazılmadı, ben de onunla birlikte yeniden inşa edildim. Yazmaya başladığım ilk günkü Kamuran ile bugünkü Kamuran arasında çok büyük farklar var. Bu dokuz yıl bana her şeyden önce sabretmeyi, kelimelerin üzerinde bir kuyumcu titizliğiyle çalışmayı öğretti. Karakterlerimle birlikte ben de olgunlaştım, onlarla birlikte acı çektim ve onlarla birlikte sırlar tuttum. Bir üçleme yazmak büyük bir mimari tasarımdır. İlk kitapta kurduğunuz her cümlenin, ikinci ve üçüncü kitapta bir karşılığı olmak zorunda. Bu yüzden her satırı ilmek ilmek işledim. Okur, “Kuzgun Yemini”ni bitirdiğinde harika bir hikâye okumuş olacak ama “Kuzgun Tapınağı” ve serinin son kitabı raflara geldiğinde, aslında en başından beri devasa ve kusursuz bir yapbozun parçalarını birleştirdiklerini anlayacaklar. Bu dönüşüm ve sabır süreci, bana yazarlığın sadece bir heves değil, ömürlük bir adanmışlık olduğunu gösterdi.

― Kitabı yazarken sizi en çok zorlayan ve en çok keyif aldığınız bölüm ya da konular hangileri oldu?

Aslında beni en çok zorlayan şey, cinayeti kimin işlediğini belirlemek değil; okurun her sayfada mantık zincirini sorguladığında hiçbir boşluk bulamamasını sağlamaktı. Polisiye edebiyat, okuruyla adeta satranç oynamaya benzer. Attığınız her hamlenin bir karşılığı olmak zorundadır. İlk sayfada verdiğiniz küçücük bir ayrıntı, yüzlerce sayfa sonra büyük bir anlam kazanabilir. Bu yüzden kurguyu defalarca gözden geçirmek zorunda kaldım.

Bir diğer zorlandığım konu ise karakterlerin psikolojik dönüşümünü inandırıcı bir şekilde aktarabilmekti. Benim için bir karakterin suç işlemesi tek başına yeterli değildir. Okurun, o karakterin neden o noktaya geldiğini hissetmesi gerekir. Bunun için insan psikolojisi üzerine uzun süre araştırmalar yaptım. Her karakterin geçmişini, korkularını, travmalarını ve hayata bakışını ayrı ayrı oluşturdum. Çünkü bana göre güçlü bir polisiyeyi ayakta tutan sadece olay örgüsü değil, karakterlerin ruhudur.

En çok keyif aldığım bölüm ise araştırma süreciydi. Tarih, psikoloji, mitoloji ve semboller üzerine çalışmak benim için büyük bir keşif yolculuğuna dönüştü. Osmanlı Hanedanlığı, Bizans İmparatorluğu, Leonardo da Vinci, Korkunç İvan ve romanın içinde yer verdiğim birçok tarihsel ayrıntıyı araştırırken ben de yeni bilgiler öğrendim. Yazarken yalnızca bir roman inşa etmiyordum; aynı zamanda ben de öğrenmeye devam ediyordum.

Bir de itiraf etmem gereken bir şey var. En büyük keyfi, okuru şaşırtacağını bildiğim sahneleri yazarken aldım. O anlarda adeta okurun yanında oturuyormuşum gibi hissediyordum. Sayfayı çevirdiğinde yaşayacağı şaşkınlığı hayal etmek, yazma sürecinin benim için en heyecan verici taraflarından biriydi.

Sanırım yazarlığın en güzel yanı da bu. Yazarken yalnızca bir hikâye anlatmıyorsunuz; karakterlerinizle birlikte yaşıyor, onların acılarını hissediyor, korkularını paylaşıyor ve bazen onların yerine karar vermek zorunda kalıyorsunuz. İşte beni yazmaya bağlayan duygu da tam olarak bu.

― Yazım sürecinde başlangıçta planladığınız kurgudan saparak, hikâyenin kendi yönünü çizdiği anlar oldu mu?

Kesinlikle oldu. Hatta bence her romanın bir noktadan sonra kendi iradesi oluşuyor. Siz ne kadar plan yaparsanız yapın, karakterler zamanla size kendi doğalarını kabul ettiriyor. Ben de yazarken bunu birçok kez yaşadım. Ancak şunu özellikle belirtmek isterim; hikâyenin ana omurgası ve finali en başından beri belliydi. Ben polisiye yazdığım için bu konuda doğaçlama davranma lüksüm yoktu. Çünkü ilk sayfada verdiğiniz bir ipucu, yüzlerce sayfa sonra anlam kazanıyor. Eğer o iskelet baştan sağlam kurulmazsa bütün kurgu çöker.

Değişen şey, olayların varacağı yer değil; karakterlerin o noktaya nasıl ulaştıkları oldu. Bazen bir karakter, yazarken beklediğimden çok daha derin bir kimlik kazandı. İlk başta birkaç sayfa yer vermeyi düşündüğüm bir karakterin hikâyede çok daha önemli bir yere sahip olduğunu fark ettiğim anlar oldu. Bazı sahneleri de tam bu yüzden yeniden yazdım. Bence yazarlığın en büyüleyici tarafı da bu. Siz hikâyeyi yazdığınızı sanırken, bir süre sonra hikâye de sizi yazmaya başlıyor.

Elbette son sözü yine yazar söyler ama iyi yazılmış karakterler, zaman zaman sizi bile şaşırtacak kadar canlı hâle gelir. “Kuzgun Yemini”ni yazarken de tam olarak bunu yaşadım. Ana kurguya sadık kaldım ama karakterlerin psikolojik derinliği geliştikçe bazı olayların anlatım biçimi doğal olarak değişti. Dönüp baktığımda bunun romana güç kattığını düşünüyorum. Çünkü okurun en çok bağ kurduğu şey kusursuz planlar değil, yaşayan karakterlerdir.

― Kitap okurla buluştuktan sonra aldığınız geri bildirimler arasında sizi en çok şaşırtan ve duygulandıran yorumlar ne oldu?

Açıkçası kitabın bu kadar kısa sürede okurlarla güçlü bir bağ kuracağını beklemiyordum. Bir yazar için en büyük ödül, kitabının okunması değil; okurun kalbinde ve zihninde bir iz bırakabilmesidir. Beni en çok şaşırtan yorumlardan biri, birçok okurun kitabı ellerinden bırakamadıklarını ve bir gecede bitirdiklerini söylemesiydi. Polisiye yazarken en çok önem verdiğim şeylerden biri merak duygusunu diri tutmaktı. Okurların “Bir bölüm daha okuyayım.” derken kitabın son sayfasına ulaştıklarını söylemeleri benim için çok kıymetliydi.

Ama beni asıl duygulandıran yorumlar bambaşkaydı. Bazı okurlar bana, kitabı bitirdikten günler sonra bile karakterleri düşündüklerini, özellikle Gölge'nin yaşadıkları üzerine uzun süre kafa yorduklarını yazdılar. Kimisi bana “Bir katili ilk kez bu kadar anlamaya çalıştım.” dedi, kimisi ise “Kitap bitti ama zihnimde hâlâ devam ediyor.” diye mesaj gönderdi. Sanırım bir yazarın isteyebileceği en güzel geri dönüşlerden biri de budur.

Bir başka mutlu olduğum konu ise romanın okurları araştırmaya yöneltmesiydi. Osmanlı Devleti’nin bazı dönemlerini, Bizans İmparatorluğu'nu, Leonardo da Vinci'yi ve Korkunç İvan'ı araştırdıklarını söyleyen birçok mesaj aldım. Bu beni ayrıca mutlu etti. Çünkü ben edebiyatın yalnızca hikâye anlatan değil, merak uyandıran ve araştırmaya teşvik eden bir yönü olduğuna inanıyorum.

Son olarak şunu söylemek isterim; her mesajı, her yorumu ve her eleştiriyi dikkatle okuyorum. Çünkü bir yazar kitabını yayımladıktan sonra artık tek başına değildir. O hikâye, okurların yorumlarıyla yaşamaya ve büyümeye devam eder. Bana ulaşan her samimi yorum da yazma yolculuğumda ayrı bir motivasyon kaynağı oluyor.