MARAŞ TAPULU TOPRAĞIMIZDIR

“ULUSLARARASI HUKUKA GÖRE KIBRIS’IN YÜDE 38’İ, MARAŞ’IN İSE YÜZDE 92’Sİ TAPULU TOPRAĞIMIZDIR.”

Rum Lider Nikos Hristodulidis, bayrağımızı el uzatmaya kalkışan Solomos Solomou’yu anma töreninde yaptığı konuşmada Maraş’ın kendilerine verilmesini istedi. Kıbrıs’taki vakıf mallarımız konusunda yaptırdığı kapsamlı araştırmayı hatırlatan Avrasya Bir Vakfı Başkanı Şaban Gülbahar, uluslararası hukuka göre Kıbrıs’ın yüzde 38’inin, Maraş’ıın ise yüzde 92’sinin tapulu toprağımız olduğunu belgelerle ortaya koydu.

M. KEMAL SALLI

Kıbrıs Rumları yine rüyalar görmeye başladılar.. Rum Lider Nikos Hristodulidis, Kıbrıs’ta görevli Türk askeri birliğinin komutanı Hasan Kundakçı Paşa’nın uyarısına rağmen, göndere tırmanarak bayrağımızı el uzatmaya kalkışan Solomos Solomou’nun tek kurşunla “indirilmesinin” yıldönümünde yaptığı konuşmada, Maraş’ın kendilerine verilmesini istedi.

1996’da yaşanan olayda Türk askeri, namusu saydığı bayrağına el uzatanlara nasıl yanıt vereceğini bir kez daha göstermişti. Rum Lider, Gazimağusa yakınlarındaki Derinya sınır kapısında düzenlenen Salomu’yu anma töreninde söylenen “Mağusa’ya döneceğiz” şarkısından fazla etkilenmiş olacak ki, hem uluslararası hukuku hem tarihi hem de yakın bir geçmişte AİHM’nin Xenides-Arestis (Kseni-Aresti) davasında verdiği kararları unutmuş, çoğunluğu Osmanlı vakıf arazisi olan Maraş’ın iadesini istemiş.

2004’te Annan Planı’na ‘hayır’ dedikleri halde, “Kıbrıs, Türkiye’nin üye olmadığı bir topluluğa katılamaz” diyen BM onaylı Londra ve Zürih anlaşmalarına, “Sınır sorunu olan bir ülke topluluğa üye yapılamaz” diyen AB Anayasası’na rağmen, Kıbrıs’ın tamamını temsilen Avrupa Birliği (AB) üyesi yapılan Rumlar, Kıbrıs Türklerinin haklarını vermeye yanaşmadıkları gibi, ENOSİS önünde en büyük engel gördükleri Türk askerini de adada “işgalci” olarak göstermeye çalışıyorlar.

ABD’nin Rumlara uyguladığı yaptırımları kaldırmasının ardından topraklarını ABD, İsrail ve Fransızlara açan ve silahlanma yarışına giren Rumlar, adanın tamamını temsilen AB üyesi yapıldıkları 2004’ten bu yana, Türklerle oturdukları anlaşma masalarını hep sabote etmişler, tarihi gerçekleri ve uluslararası hukuku çiğneyerek, Kıbrıs Türklerinin haklarını vermeye yanaşmamışlardır.

Rumların bu şımarıklığının son örneğini, bayrağımıza el uzatmaya kalkışan Rum fanatiği Salomu’yu anma töreninde gördük. Rum Lider Hristodulidis, uluslararası hukuku, AİHM kararlarını unutmuş görünerek Maraş’ın iadesini istemiştir.

MARAŞ TAPULU TÜRK TOPRAĞIDIR

Yaz mevsimi dolayısıyla, çoğu sivil toplum kuruluşunun etkinliklerine ara vermesine rağmen, Avrasya Bir Vakfı’nın çalışmaları Divan Sohbeti etiketi altında devam ediyor. Geçtiğimiz haftaki Divan Sohbeti’nin konusu DOĞU AKDENİZ JEOPOLİTİĞİNİN GÜVENLİĞİ ve KIBRIS’IN GELECEĞİ idi. ASAM Başkanı Dr. Eray GÜÇLÜER’in yönettiği ve Kıbrıs’ın özellikle de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin geleceği konusunda çok önemli anıların, az bilinen gerçeklerin aktarıldığı bu toplantıda Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Enis TULÇA ve Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç Dr. Furkan KAYA hem Doğu Akdeniz güvenliği, hem Kıbrıs’ın geleceği hem de Mekke Savunma Anlaşması konularında bilgiler verdiler.

Kıbrıs konusunda çok değerli çalışmaları olan konuşmacıların anlattıklarını mümkün olduğunca özetlemeden ayrı ayrı vereceğiz. Fakat, Rum Lider Hristodulidis’in Maraş’ın kendilerine verilmesine ilişkin yaptığı densiz, temelsiz konuşma nedeniyle, aynı toplantıda söz alarak Kıbrıs’taki Osmanlı vakıfları konusunda çok önemli bilgiler veren Avrasya Bir Vakfı Başkanı Şaban Gülbahar’ın anlattıklarını öncelikle duyurmak istedik.

Kıbrıs’ın, KKTC’nin, dolayısıyla Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikası açısından çok önemli olan bu yaşanmışlıkların çok önemli bir sayfasını Gülbahar Başkan’dan dinleyelim..

“KIBRIS’IN YÜZDE 36’SI OSMANLI VAKIF ARAZİSİDİR”

“…Kıbrıs konusunda en fazla çalışan kurum Avrasya Bir Vakfı ve ASAM'dır. Bir ara Cemaat-i İslamiye Vakıflarının iadesi gündeme gelmişti. Bunun bir müdebbirliği var mı, yok mu hala onu anlamış değilim, ama Cemaat-i İslamiye Vakıfları iade edilmeye başlandı ve çok sayıda iadeler yapıldı.

O zaman Vakıf olarak, ‘Osmanlı bir vakıf medeniyetidir, bizim bunlardan çok alacaklı olmamız lazım’ diye düşündük. Ben Genel Başkan olmak sıfatıyla, ASAM Başkanımız, o zaman eski diplomat Faruk Loğoğlu'ydu, ‘Bu konuyu bir masaya yatıralım. Kıbrıs'taki vakıflarımız nedir, araştıralım’ dedik. Çalışma oradan itibaren başladı. Çok sayıda araştırmacının, hocanın katılımıyla yapılan çalışmanın sonucunda baktık ki, Kıbrıs'ın yüzde 36'sı Osmanlı vakıf arazisi. Yani orada iki tane vakıf var: Lala Mustafa Paşa Vakfı ve Abdullah Paşa Vakıfları ve diğer diğer mülhak vakıflar var. Fakat bu yüzde 36'sı Kıbrıs'ın en kıymetli yerleri.

Burada ben bir eksiklik görüyorum; çünkü, uluslararası hukuka göre, devletler el değiştirse dahi vakıf mallarına el konulamıyor ve vakıf malları satılamıyor. Yani bizim Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak buradan yola çıkmamız gerekiyor ve o vakıf mallarına sahip çıkmamız ve almamız gerekiyor.

Ben bunu bir eksik olarak görüyorum ve bunu da bir güç ifadesi olarak mütalaa etmek istiyorum. Kıbrıs’taki vakıflarımız ve vakıf varlığımız konusundaki araştırmalarımızı tamamladığımız dönemde, Aresti adlı bir Rum kadın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) bir dilekçe yazıyor ve “Ben 1974 yılında Maraş'ın falanca caddesinde, falanca sokağında otururken Türk ordusu geldi, Kıbrıs'ı işgal etti ve burayı da askeri bölge ilan etti. Biz o günden bugüne mülkümüzü kullanamıyoruz, hakkımızın tazminini istiyorum” diyerek bir dava açıyor.

“MARAŞ OSMANLI VAKIF ARAZİSİ”

Biz de o arada Kıbrıs'ın genel vakıflar durumunu halletmiştik..‘Şu Maraş'ı da bir masaya yatıralım’ dedik. Baktık ki Maraş'ın, aklımda kaldığı kadarıyla, ya yüzde 92'si veya yüzde 98'i Osmanlı vakıf arazisi çıktı. Bu çok önemli bir hadise; çünkü,konuşmamın başında da ifade ettiğim gibi, vakıf mallarına el konulamıyor ve vakıf malları satılamıyor. Türkiye'nin orada en tabii hakkı olan vakıflar...

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Aresti’nin açtığı dava konusunda verdiği kararda, Türkiye’yi 720 milyon euro tazminat ödemeye mahkum ediyor. Faiziyle birlikte 1 milyon 200 bin lira tazminat ödenmedi karar bağlanıyor.

Bu arada orada bizim devletimizin de Kıbrıs’ta vakıflarımız ve vakıf varlıklarımız konusunda takipsizliği var. AİHM’in Aresti hakkında verdiği kararın temyiz aşamasına geliniyor ki, 3 aylık bir zaman var. O zaman talimat verdim ve ASAM’dan Sema Sezer ve bir ekiple Dışişleri Bakanı Müsteşarı Ertuğrul Apakan’ı ziyarete gittik ve durumu kendisine anlattık. ‘Çok tehlikeli bir durum; eğer bu temyizde de kabul görürse, 5 bin tane Rum sırada bekliyor, eğer zamanında müdahale edilmezse Kıbrıs'ın tamamını verseniz borcun altından kalkamazsınız’ dedik fakat çok ilgi görmedik.

Bu çalışmalarımız sırasında Maraş'taki tapuların orijinallerini de çıkardık. Bizden önce dönemin KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat tapuları çıkarmış ama önemsemiyor. Hatta dava sonucunda dünya KKTC’yi zımnen tanır diye düşündü. Osmanlı çok büyük bir devlet; tapuların bir nüshası Kıbrıs'ta, bir nüshası da burada..

Fakat işler bir türlü yürümüyor. Temyiz aşamasının bitmesine 25 gün kalmıştı. O zaman TRT’ye Ali Güney vekaleten bakıyordu, ona gittik. “Allah muhafaza, yarın AİHM’in Aresti konusunda verdiği karar tasdik edilirse, Türkiye bunun altından kalkamaz. Gelin bir belgesel çekmek üzere adaya bir ekip gönderelim' dedik.”

DAVANIN BİR FELAKETE DÖNÜŞMESİ NASIL ENGELLENDİ?

“ 'Hay hay' dedi. ASAM’da Sema Sezer diye bir hanım çalışıyordu, üniversiteyi Kıbrıs'ta okumuş. Bu konuda hakikaten uzman bir hanımefendiydi. 'Beni de oraya beraber gönderirseniz olur mu?' dedi; 'Hay hay' deyip, onu da gönderdik. Banu Avar ile birlikte gönderdik ve belgesel çekimine başlandı.

Gönderdiğimiz ekip belgeseli çekerken dönemin Kıbrıs Barış Kuvvetleri Komutanı Hayri Kıvrıkoğlu’na gidiyorlar ve durumu ona da anlatıyorlar. Kıbrıs'taki Korgeneral bir anda heyecana kapılıyor, dönüyor derhal Genelkurmay'a bir mesaj çekiyor, durumu bildiriyor. Genelkurmay da Dışişleri'ni hemen toplantıya çağırıyor ve gittiği zaman Ertuğrul Apakan bu sefer onları D

kapıda karşıladı, 'Biz bu işi atladık' diye. Yani Allah muhafaza, temyizin bitimine 25 gün falan kalmıştı.

Çok büyük çalışmaların sonucunda, tapular da ortaya konmak suretiyle, davanın bağlanacağı gün 17’ye 5 kala mahkemeye (AİHM) müracaat edildi ve şöyle bir sonuç çıktı:

“Geçmişte bu 720 milyon euroyla alakalı bu evraklar belirlenen süre içinde verilmediğinden tutarın ceza ile birlikte ödenmesine; hem Osmanlı tapularında hem İngiliz tapularında buranın vakıf arazisi olarak gösterilmesi nedeniyle, burayla ilgili dava açılamayacağı hususunda karar verildi.”

AİHM’in bu kararıyla Türkiye, Aresti davasının bir felakete dönüşmesini sadece bu tazminatı ödeyerek kurtuldu. Çünkü, bu dava emsal gösterilerek binlerce dava açılabilirdi.”

“DEVLET KADİFE ELDİVEN İÇİNDE DEMİR YUMRUKTUR”

“Devlet aklı diyoruz, ama bizim anladığımız da, devlet kadife eldiven içinde demir yumruktur. Yani, siz Kıbrıs'ı alacaksınız, oranın her düzenini sağlayacaksınız, suyunu götüreceksiniz, her türlü imkânınızı vereceksiniz ve Kıbrıs'ta siz söz sahibi olmayacaksınız. Sizin istediğiniz Cumhurbaşkanı olmayacak, sizin istediğiniz Başbakan olmayacak; bunları ben bir zafiyet olarak görüyorum. Orada iki sendika, bir Öğretmenler Sendikası ve Enerji Sendikası devlete el koymuş vaziyette ve siz bunu görmezlikten geliyorsunuz.” Ben bunu Türkiye Cumhuriyeti'nin zafiyeti olarak görüyorum. Özellikle bunu söylüyorum."

"… Kıbrıs'ı Kıbrıslı idare edemez. Kıbrıs Türk'ün öz malıdır. Türkiye topraklarının denize girip karaya çıkmış halidir Kıbrıs. Türkiye'nin bölünmez bir parçasıdır ve tamamına sahip olmak gibi bir durumumuz söz konusudur. İkinci bir husus, bir asker olmamakla beraber inanıyorum ki Türkiye, hiçbir uçağı kalkmadan yapacağı müdahaleyle, Yunanistan'ı da, Kıbrıs'taki Rum kesimini de yok edebilme güç ve kabiliyetine sahiptir.”

HRİSTODULİDİS’İ SUSTURACAK BELGELERİMİZ VAR

Avrasya Bir Vakfı Başkanı Şaban Gülbahar’ın ASAM çatısı altında, Kıbrıs’taki Osmanlı vakıfları konusunda yaptığı çalışmada bu vakıflara ait mal varlıklarının orijinal tapularını ortaya çıkarmaları, Kıbrıs davamızın, KKTC’nin geleceği açısından çok önemlidir.

Osmanlı vakıfları Kıbrıs coğrafyasının yüzde 38’i kapsamaktadır, yani Kıbrıs’ın yüzde 38’i uluslararası hukuka göre Türk toprağıdır. Rumlarla bundan böyle yapılacak görüşmelerde, KKTC’nin sınırlarını belirleyen maddeler görüşülürken, ASAM’ın ortaya çıkardığı Osmanlı vakıflarına ait tapuları masaya koymamız gerekir.

Toplumlar arası görüşmelerde Rumların KKTC’ye, federasyon kurulması şartıyla, vermeyi teklif ettikleri yüzde 21’lik toprak oranı, bu tapular sayesinde, uluslararası hukuk kuralları gereği yüzde 38’e çıkmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC, bundan böyle görüşme masasına, uluslararası hukuktan doğan bu haklarını koyarak oturmalıdır.

AİHM, Aresti’nin 22 Temmuz 1989’da açtığı dava konusunda 18 Aralık 1996’da karar vermiş ve 28 Temmuz 1998’de Türkiye’yi 700 bin dolar tazminat ödemeye mahkum etmişti. Türkiye bir müddet direnmiş, Osmanlı vakıflarına ait tapuları itiraz süresinde AİHM’e sunmadığı için, 720 bin dolarlık tazminatı, gecikme faizleriyle birlikte 1 milyon 200 bin euro olarak ödemişti.

ASAM’ın adada ve Türkiye’deki Osmanlı arşivlerinde yaptığı araştırmalar sonucunda ortaya çıkardığı Osmanlı vakıflarına ait tapular Strazburg’a ulaştırıldıktan sonra AİHM, Mayıs 2001’de, KKTC’nin hukuk organlarının adadaki Rumlar için de “iç hukuk yolu” olduğu hükmünde bulunmuştu. Böylece, Aresti davasını emsal göstererek Türkiye’ye tazminat davası açmaya hazırlanan binlerce Rum’un hayalleri suya düşmüş, Türkiye milyonlarca euro tazminat ödemekten kurtulmuştu.

Avrasya Bir Vakfı’nda düzenlenen Doğu Akdeniz Jeopolitiği ve Kıbrıs’ın Geleceği konulu divan sohbetinde konuşmacıların anlattıklarını ayrı bölümler olarak yayınlayacağız.