MATTİA AHMET MİNGUZZİ’NİN ADI, VİCDANIMIZIN YANKISI

Bazen bir ülke, bir çocuğun gülüşünde kendini bulur. O gülüş, o kadar masumdur ki, dünyanın bütün kötülüklerine karşı bir siper gibi görünür. Fakat bazen de o masumiyet, tam da kötülüğün en acımasız yüzüyle karşılaşır… Ve yok olur. On dört yaşındaki Mattia Ahmet Minguzzi’nin hikâyesi, işte böyle bir hikâye.

Ahmet, çocuktu. Daha hayatın ne kadar uzun, ne kadar güzel olabileceğini yeni yeni keşfeden bir yaştaydı. Bir gün, yalnızca bir kaykay almak için dışarı çıktı. Cebinde belki annesinin verdiği harçlık, aklında belki okulda yapacağı şakalar, belki ertesi günkü ders… Ama o günün akşamı, Türkiye bir çocuğun gülüşünü sonsuza dek kaybetti.

Saldırı, soğuk ve acımasızdı. Bıçak darbeleri yalnızca Ahmet’in bedenine inmedi; bir annenin hayallerine, bir babanın gururuna, bir ülkenin vicdanına da indi. On dört yaşında bir çocuk, sokak ortasında hayattan koparıldı. Ve işin en yaralayıcı yanı, bu acının ardından “çocuk indirimi” tartışmalarının başlamasıydı.

Ahmet’in annesi Yasemin Minguzzi, oğlunun ardından yere yığılmadı. Tam tersine, dimdik ayağa kalktı. Herkesin gözyaşlarını saklamaya çalıştığı yerde o, gözyaşlarını silmeden, adaletin peşine düştü. Meydanlarda oturdu, mahkeme kapılarında konuştu, televizyon ekranlarında feryat etti. Yaşananların yalnızca kendi evladı için değil, başka ailelerin de başına gelmemesi için mücadele etmesi gerektiğini söyledi. Onun bu kararlılığı, her annenin, her babanın, her insanın içindeki adalet duygusu için bir çağrıydı.

Çünkü bu ülkede, Ahmet’ten önce de gencecik hayatlar, caydırıcı olmayan cezaların gölgesinde sona ermişti. Ata Emre Akman… Üniversite öğrencisiydi, ailesine yük olmamak için çalışıyordu. Bir sipariş dönüşünde önü kesildi, defalarca bıçaklandı. Başak Cengiz… Sokak ortasında, hiçbir sebep olmadan kılıçla katledildi. Her birinin ardından “Bu son olsun” dedik, ama olmadı.

Ve belki de olmamasının en büyük sebebi, adaletin toplumda artık bir güven duygusu yaratamaması. İnsanlar, “Nasıl olsa çıkar” düşüncesinin suçluların aklında yer ettiğine inanıyor. “Suça sürüklenmiş çocuk” indirimleri, bilerek, planlayarak cinayet işleyenlere siper olamaz. Çünkü bilerek, isteyerek, planlayarak bir hayatı söndüren kişinin yaşı değil, niyeti önemlidir.

Ahmet’in adı, bu ülkenin vicdanında bir yankı olarak kalmalı. Onun hikâyesi, yasalar değişene kadar, annelerin yürekleri biraz olsun rahatlayana kadar unutulmamalı. Yasemin Hanım’ın elinde tuttuğu Ahmet’in ayakkabıları, sadece bir eşya değil; adaletin eksik kaldığı her yerde hatırlatıcı bir simge.

Bizler, Ahmet’in yarım kalan hayatını geri getiremeyiz. Ama onun adını, bu ülkenin “artık yeter” çığlığına dönüştürebiliriz. Adaletin, yalnızca mahkeme salonlarında değil, sokaklarda, evlerde, insanların yüreğinde de hissedildiği bir ülke kurabiliriz. Bunun için caydırıcı cezalar, hızlı ve kararlı yargı süreçleri, her bireyin güven duygusunu yeniden kazanması şart.

Ahmet artık yok… Ama onun gülüşü, bu ülkenin adalet mücadelesinde yaşayabilir. Ve belki bir gün, çocuklarımızın sokakta güvenle oynadığı, gençlerimizin hayallerinin yarıda kalmadığı bir ülke kurduğumuzda, o gülüş tekrar gökyüzünde parlayabilir.