İnsan zihni, zamanı düz bir çizgi üzerinde yaşamaz; onu bir sahne gibi kurar ve seyreder. Bazen sıradan bir anın ortasında, bilincin perdesi aralanır ve ruh, kendi varlığının en tuhaf gösterisiyle baş başa kalır: Bir hatıra belirir. Fakat bu, kitap sayfasını çevirmek gibi durağan bir eylem değildir. Gözlerimizin önünden, havada süzülen hafif bir tül gibi geçer; saniyeler içinde soldan sağa doğru kayar ve kaybolur.
Peki, bizi asıl ürperten şey bu imgenin hızı mıdır, yoksa sunduğu o derin, tekinsiz dekor mu?
Zihnimin sinemasında beliren bu sahnede her yeri çok koyu bir mavi kaplıyor. Belki gecenin en koyu, en el değmemiş tonudur bu; felsefenin "bilinmezlik" dediği, varlığın henüz biçim almadığı o sonsuz derinlik... İşin en büyüleyici ve sarsıcı tarafı ise şurada başlar: Bu simsiyah maviliğin tam ortasında ben duruyorum. Fakat benim dışımda kalan, o sonsuz mavi boşlukta yüzen küçüklü büyüklü, şekil şekil parçalar var.
Edebiyat felsefesi açısından baktığımızda bu tablo, insan bilincinin en temel trajedisini ve mucizesini özetler: Özne olmak ve nesneleşmek.
Kadrajın İçindeki "Ben": Kendi Hayatının Seyircisi Olmak
Normal şartlarda hayatı ilk şahıs gözünden (birinci tekil şahıs) yaşarız. Dünyaya kendi gözlerimizden bakarız. Ancak hatıra zihinde süzülürken bir şey değişir: Kendimizi dışarıdan, o koyu maviliğin tam merkezinde beliren bir figür olarak görürüz.
Søren Kierkegaard’ın vurguladığı "benlik" kavramı tam da burada düğümlenir. İnsan, hem yaşanan anın içindeki eyleyendir hem de o anı zihninde yeniden üreten seyirci. O koyu mavi fonda beliren "ben", aslında geçmişin bir gölgesi; şu an o hatırayı izleyen "ben" ise o gölgeye mana biçmeye çalışan bir mimardır. Kendimizi bir hatıranın ortasında izlerken, aslında zamanın dışına çıkar ve kendi varlığımıza tefekkürle bakarız.
Şekil Şekil Parçalar: Dağılan Gerçeklik, Toplanan Hafıza
O maviliğin dışımda kalan her yerini kaplayan küçüklü büyüklü parçalar neyi temsil eder? Fransız filozof Henri Bergson, hafızanın katı ve parçalanamaz bir bütün olmadığını, zamanın kesintisiz bir akış (durée) olduğunu söyler. Zihin, geçmişi bir bütün olarak saklayamaz; onu parçalar, kırar, şekillendirir ve bir araya getirir.
Hatıranın etrafında uçuşan o şekiller;
Yaşanmış ama unutulmuş duyguların kırıntılarıdır,
Söylenmemiş sözlerin, yarım kalmış bakışların geometrisidir,
Belki de hayatımızın anlamını oluşturmak üzere etrafımızda dönüp duran, ama henüz birleştiremediğimiz bir yapbozun parçalarıdır.
Biz merkezde dururuz; parçalar ise etrafımızda döner. Gerçeklik dediğimiz şey, tam da bu parçalar ile merkezdeki "ben" arasında kurduğumuz o kırılgan ilişkiden ibarettir.
Koyu Gece Mavisi: Varlığın Dehşeti ve Sığınağı
Mavi, edebiyatta çoğu zaman özlemin, sonsuzluğun ve içe dönüklüğün rengidir. Ancak bu "çok koyu, geceden de derin mavi", felsefi anlamda varoluşun köklerine işaret eder. Varoluşçu düşüncede insan, dünyaya fırlatılmış (thrownness) bir varlıktır. O kapkaranlık, dipsiz mavilik, evrenin ve zamanın ürkütücü sonsuzluğudur.
Fakat bu dehşet verici sonsuzluğun tam ortasında "ben"in duruyor olması, insanın evrendeki tekil anlam arayışını simgeler. Etrafta uçuşan o şekilsiz parçalar olmasa, mavilik bizi yutacaktır. O parçalar ise bizi bu dünyaya bağlayan, hafızamıza kazınmış yaşanmışlıklardır.
Sonuç: Saniyeler İçinde Kaybolan Hakikat
Hatıra, soldan sağa doğru kayar ve gözlerimizin önünden silinir. Saniyeler sürer ama geride bıraktığı tortu bir ömre bedeldir.
Belki de insan, zihninin karanlık odalarında süzülen bu mavi sahneleri yakalamaya çalışan bir avcıdır. Gözümüzün önünden havada uçuşarak geçen o birkaç saniyelik hatıra, bize aslında kim olduğumuzu hatırlatır: Sonsuz ve koyu bir boşluğun ortasında, etrafındaki kırık parçalardan kendine bir anlam inşa etmeye çalışan yalnız bir ruh.
Peki sizin koyu maviliğinizin etrafında bugün hangi parçalar uçuşuyor?