Neredeydim?

İnsan bazen bir başkasını özlediğini düşünür.

Bir sesi, bir alışkanlığı, bir dönemi ya da yarım kalmış bir hikâyeyi...

Oysa zaman geçip duyguların tozu biraz olsun yere çöktüğünde, özlenen şeyin her zaman bir başkası olmadığı anlaşılır.

Bazen insanın en çok özlediği kişi, kendisidir.

Modern hayatın en sessiz kayıplarından biri de budur. Büyük kırılmalar, yüksek sesli vedalar ya da dramatik sonlar olmadan gerçekleşir. İnsan farkına varmadan kendi merkezinden uzaklaşır. Bir ilişki, bir mücadele, bir hedef ya da bir hayal kırıklığı zamanla bütün dikkati üzerine toplar. Geriye kalan her şey ikinci plana düşer.

Arkadaşlıklar ertelenir.

Hobiler unutulur.

Merak duygusu körelir.

Hayatın doğal akışı yerini sürekli bir bekleyişe bırakır.

Bu süreç dışarıdan bakıldığında çoğu zaman görünmez. Çünkü kişi günlük yaşamına devam etmektedir. İşine gider, sorumluluklarını yerine getirir, çevresiyle iletişim kurar. Ancak içeride başka bir şey yaşanmaktadır: Hayatı yaşamak ile hayatın içinde sürüklenmek arasındaki fark giderek büyür.

Bir gün ansızın gelen bir farkındalık bütün tabloyu değiştirebilir.

Eski bir fotoğraf.

Yıllardır açılmayan bir çekmece.

Tanıdık bir sokak.

Uzun zamandır gidilmeyen bir ev.

Ve ardından gelen o basit ama sarsıcı soru:

"Neredeydim?"

Bu soru çoğu zaman pişmanlığın değil, uyanışın işaretidir.

Çünkü insan kaybettiği zamanı geri getiremez; ancak kalan zamanı nasıl yaşayacağına karar verebilir.

Hayatın belirli dönemlerinde herkes farklı nedenlerle kendinden uzaklaşabilir. Asıl mesele, bunun fark edildiği andan sonra ne yapılacağıdır. Geçmiş yılların muhasebesine takılıp kalmak mı, yoksa yeniden kendine yaklaşmanın yollarını aramak mı?

Belki de gerçek dönüşüm, yeni bir hayat kurmaktan önce insanın kendi hayatına geri dönmesiyle başlar.

Çünkü bazı kayıplar dışarıda değil, içeridedir.

Ve bazen en uzun yolculuk, insanın yıllar sonra yeniden kendine ulaşmasıdır.