İran’ın kırmızı çizgisi ve yaklaşan fırtınayı genel olarak değerlendirelim.
Ortadoğu’da masalar hiçbir zaman sadece masadan ibaret olmadı. Bugün yeniden kurulan nükleer müzakere masası da öyle. Üzerinde diplomasi konuşuluyor, altında ise füze menzilleri, uranyum stokları ve savaş senaryoları dolaşıyor.
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun Washington yolculuğu sıradan bir ziyaret değil. Yanına yalnızca diplomatik notlarını değil, askeri haritaları ve senaryoları da alarak gidiyor.
Heyetinde ordu ve hava kuvvetlerinin en üst düzey isimlerinin bulunması, bu görüşmenin “barış arayışı”ndan çok, olası bir çatışmanın ön hazırlığı olduğunu gösteriyor.
Masaya sürülecek talepler net:
İran’ın füze menzilleri sınırlandırılsın.
Zenginleştirilmiş uranyum ülke dışına çıkarılsın.
Ve bu maddeler, kurulacak her anlaşmanın bağlayıcı parçası olsun.
Ancak bu taleplerin muhatabı olan Tahran, aynı masaya çok daha sert bir dosyayla oturuyor.
İran: “Kimse Bizim Adımıza
Karar Veremez”
İran cephesinde dil değişmedi. Ton yumuşamadı.
Verilen mesaj açık ve tek cümlelik: Uranyum zenginleştirme durmayacak.
Bu sadece teknik bir nükleer ısrar değil; bu, İran’ın kendisini bölgesel bir güç olarak kabul ettirme mücadelesi. Tahran’a göre mesele atom değil, egemenlik.
“Kimsenin İran için neye sahip olması gerektiğine karar verme hakkı yoktur” çıkışı, müzakere masasına bırakılmış bir nottan çok, saha mesajı niteliğinde. İran yönetimi, askeri olarak hazır olduğunu inkâr etmiyor; ancak aynı anda bölgesel savaş istemiyoruz” diyerek ince bir denge kurmaya çalışıyor.
Bu denge, aslında şunu söylüyor:
Bizi zorlamayın, çünkü sonuçlarını hesapladık.
İsrail’in asıl korkusu nükleere değil,
kamuoyuna sunulan gerekçe, nükleer program. Ama kulislerde konuşulan bambaşka.
İsrail’in asıl korkusu, İran’ın sadece atom kapasitesi değil; kontrol edilemeyen balistik güç ve bölgeye yayılmış nüfuz ağı.
Bir anlaşmanın yalnızca nükleer başlıklarla sınırlı kalması, Tel Aviv’e göre İran’ı durdurmaz, sadece zaman kazandırır.
Bu yüzden İsrail yönetimi, “tek başımıza da harekete geçeriz” mesajını özellikle dolaşıma sokuyor.
Bu bir blöf mü? Yoksa psikolojik hazırlık mı?
Ortadoğu tecrübesi şunu gösteriyor: Bu tür cümleler genelde kamuoyunu değil, müttefikleri hizaya sokmak için söylenir.
Washington sıkışmış durumda
ABD için tablo karmaşık. Bir yanda yeniden rayına sokulmak istenen bir nükleer süreç, diğer yanda kontrolden çıkabilecek bir İsrail hamlesi.
Washington baskıyı artırıyor, ama aynı zamanda ipleri koparmaktan kaçınıyor.
Tahran ise yıllardır uyguladığı taktiği tekrar devrede tutuyor:
Zaman kazan, masayı terk etme ama taviz de verme.
Bu durum, diplomasiyi ilerletmiyor; sadece krizi erteliyor.
Kimsenin açıkça sormadığı ama herkesin bildiği sorular var:
– İran gerçekten nükleer silah eşiğinde mi?
– İsrail, ABD onayı olmadan düğmeye basar mı?
– Olası bir saldırı sınırlı mı kalır, yoksa bölgesel bir yangına mı dönüşür?
Bu soruların hiçbirinin cevabı kamuoyuna açıklanmıyor. Ama askeri hazırlıkların, sert açıklamaların ve diplomatik trafiğin aynı anda hızlanması, saatin ilerlediğini gösteriyor.
Sonuç: Bu Bir Anlaşma Süreci Değil, Güç Gösterisi
Bugün yaşananlar bir barış müzakeresi değil.
Bu, tarafların birbirine ne kadar ileri gidebileceğini test ettiği bir güç ölçümü.
Netanyahu’nun Washington ziyareti, İran’ın geri adım atmayan duruşu ve ABD’nin ikircikli tavrı birleştiğinde ortaya çıkan tablo şudur:
Ortadoğu yeni bir eşiğe gelmiştir.
Bu eşik aşılırsa, konuşulan artık uranyum oranları değil; harita değişiklikleri olur. Ve bu kez bedeli sadece bölge değil, dünya öder.