“Tanrılar Çıldırmış Olmalı” filminin unutulmaz yüzü Nǃxau ǂToma’nın hikâyesi, yalnızca bir sinema başarı öyküsü değil; kültür, para, modernleşme ve insanın doğayla kurduğu ilişkinin üzerine düşündüren acı bir hikâyedir. Sinema tarihinin en saf, en masum tebessümlerinden biri vardır.
Bir insan kameraya bakar ve aslında hiçbir şey yapmasına gerek kalmadan milyonlarca insanı güldürür. Üzerinde modern dünyanın ağır kostümleri yoktur. Elinde pahalı bir telefon, cebinde kredi kartı, arkasında gökdelenler bulunmaz. Onun dünyası; uçsuz bucaksız Kalahari, birkaç hayvan, ailesi, kabilesi, avlanma ve doğanın sunduğu imkânlardan ibarettir. Sonra gökten bir kola şişesi düşer.
1980 yılında gösterime giren The Gods Must Be Crazy Türkiye’de bilinen adıyla Tanrılar Çıldırmış Olmalı işte bu basit fikir üzerine kuruludur. San topluluğunun yaşamına giren bir cam şişe, herkesin ortak kullandığı dünyada ilk kez “sahip olma” duygusunu doğurur. Şişenin kime ait olduğu tartışması başlar. Böylece film, modern toplumun karmaşıklığını dışarıdan bakan bir gözle mizaha dönüştürür. Filmin merkezindeki Nǃxau ǂToma ise kısa sürede dünyanın tanıdığı bir yüze dönüşür. Fakat milyonlarca insanın kahkahalarla izlediği hikâyenin arkasında, çok daha karmaşık bir gerçek vardır. Çünkü Nǃxau’nun hayatı bize yalnızca sinemanın gücünü değil; farklı bir yaşam biçiminin modern dünyanın para, şöhret ve tüketim düzeniyle karşılaştığında neler yaşayabileceğini de gösterir.
CENNETTEN KOPARILAN BİR HAYAT
Nǃxau, bugün Namibya ve Botsvana çevresinde yaşayan San topluluklarının geleneksel yaşam kültürünün içinden geliyordu. San halklarının yaşam biçimi, modern kent insanının alışık olduğu ekonomik düzenden oldukça farklıydı. Avcılık, toplayıcılık, topluluk dayanışması ve doğayla kurulan doğrudan ilişki, geleneksel hayatın önemli parçalarıydı. Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrıntı vardır: San topluluklarını “ilkel insanlar” olarak görmek büyük bir yanılgıdır.
Onların yaşam biçimi, yüzyıllar boyunca kendi koşullarına göre geliştirilmiş karmaşık bir bilgi ve dayanışma sistemine dayanıyordu. Hangi bitkinin yenilebileceğini, nerede su bulunabileceğini, hayvanların izlerinin nasıl takip edileceğini ve çöl koşullarında nasıl hayatta kalınacağını bilmeleri, modern teknolojiden bağımsız bir yaşamın gerektirdiği son derece gelişmiş bir bilgi birikimiydi. Fakat dışarıdan bakan modern insan çoğu zaman yalnızca bir şey gördü: “Masumiyet.” Nǃxau’nun yüzündeki tebessüm, dünyaya alışık olmayan bir insanın şaşkınlığı olarak algılandı. Oysa belki de asıl mesele, onun dünyaya yabancı olması değil; bizim onun dünyasına yabancı olmamızdı. İşte Tanrılar Çıldırmış Olmalı filminin başarısının temelinde de bu kültürel karşılaşma vardı. Bir tarafta şehirler, arabalar, uçaklar, telefonlar ve para…Diğer tarafta doğayla doğrudan ilişki içinde yaşayan bir insan. Ve bu iki dünya, sinema perdesinde karşı karşıya geldi.
BİR ŞİŞEYLE BAŞLAYAN MEDENİYET ELEŞTİRİSİ
Filmin en unutulmaz sahnesi, gökyüzünden düşen kola şişesidir. Şişe, San topluluğu için başlangıçta anlaşılmaz bir nesnedir. Fakat kısa süre içerisinde herkes onun farklı amaçlarla kullanılabileceğini keşfeder. Sorun da tam burada başlar. Çünkü şişe tektir. Herkes kullanmak ister. İlk kez bir nesnenin üzerinde “benim” ve “senin” kavramları belirginleşir. Film aslında burada son derece güçlü bir soru sorar: İnsanın sorunları gerçekten ihtiyaçlarından mı doğar, yoksa sahip olduklarından mı? Şişe başlangıçta bir hediyedir. Sonra kıymetli bir eşyaya dönüşür. Ardından anlaşmazlığın kaynağı olur. Nǃxau’nun karakteri, bu nedenle yalnızca komik bir sinema karakteri değildir. O, modern dünyanın dışında duran bir insanın modern dünyaya bakışını temsil eder.
Ve film tam tersini de yapar: Modern insanı, kendi düzenine dışarıdan bakmaya zorlar. Para için çalışıyoruz. Daha büyük evler istiyoruz. Daha hızlı otomobiller alıyoruz. Daha fazla eşya biriktiriyoruz. Daha fazla tüketiyoruz. Daha fazla kazanmak için daha fazla çalışıyoruz. Sonra kazandığımız parayla, kaybettiğimiz zamanı satın almaya çalışıyoruz. Nǃxau’nun dünyasında ise bu döngü yoktur. En azından bizim bildiğimiz biçimiyle yoktur.
300 DOLARLIK MASAL
Filmin dünya çapındaki başarısı Nǃxau’yu kısa sürede uluslararası bir üne dönüştürdü. Fakat onun kazandığı parayla ilgili yıllardır anlatılan hikâyeler, Nǃxau’nun modern ekonomik sistemle ilk karşılaşmasının ne kadar sıra dışı olduğunu gösterir. İlk film için aldığı ücretin yaklaşık 300 dolar olduğu anlatılır. Bugünün ölçüleriyle bile son derece düşük görünen bu miktar, filmin küresel başarısıyla karşılaştırıldığında daha da çarpıcıdır. Nǃxau için para başlangıçta bildiğimiz anlamıyla bir değer değildi. Çünkü para, doğrudan karın doyurmuyordu. Bir banknot su değildi. Yiyecek değildi. Bir ağaç değildi. Av değildi. Bu nedenle kendisine verilen banknotları anlamsız kâğıt parçaları gibi görmesine ilişkin anlatılar yıllar boyunca onun hikâyesinin bir parçası oldu. Fakat burada trajedinin ilk kapısı açılıyordu.
Çünkü para yalnızca bir değişim aracı değildi. Para, modern dünyanın kurallarını da beraberinde getiriyordu. Bankalar vardı. Sözleşmeler vardı. Vergiler vardı. Mülkiyet vardı. Yatırım vardı. Tüketim vardı. Ve bütün bunların arkasında, anlaşılması için yıllarca eğitim gerektiren devasa bir ekonomik sistem bulunuyordu. Nǃxau bu sisteme doğduğu andan itibaren hazırlanmış değildi. O, başka bir dünyanın kurallarına göre yetişmişti. Bir anda dünyanın farklı ülkelerinde milyonlarca insan onun yüzünü tanımaya başladı. Fakat dünyanın onu tanıması, onun dünyayı tanıdığı anlamına gelmiyordu. İşte trajedinin en önemli noktası burada ortaya çıkıyordu. Nǃxau bir aktör değildi. En azından klasik anlamda değildi. Oyunculuk eğitimi almamıştı. Kamera karşısında yıllarca eğitim görmemişti. Tiyatro sahnelerinde yetişmemişti. Onun doğal tavırları, filmin komedi gücünün önemli bir parçasıydı. Dünya onun doğallığına güldü. Fakat o doğallığın arkasında gerçek bir insan vardı. Bir baba. Bir eş. Bir kabile mensubu. Bir çiftçi. Bir avcı. Bir insan. Sinema ise onu bir karaktere dönüştürdü. Nǃxau adı milyonlarca insan için bir film karakteriyle özdeşleşti. Ve bu, şöhretin en acı taraflarından biridir:
İnsan bazen kendi kimliğiyle değil, başkalarının onun hakkında oluşturduğu görüntüyle yaşamaya başlar. Nǃxau daha sonra The Gods Must Be Crazy II filminde rol aldı. Bu kez artık ilk filmdeki kadar yabancı değildi. Sinema dünyasını tanımaya başlamıştı. Ücret konusunda daha bilinçliydi. Daha sonraki projelerde de yer aldı. Ancak milyonlarca insanın zihnindeki hikâyenin aksine, Nǃxau’nun yaşamı bir Hollywood masalına dönüşmedi. Çünkü para kazanmak başka bir şeydir. Parayı yönetmek başka. Şöhret kazanmak başka bir şeydir. Şöhretle yaşamayı öğrenmek ise bambaşka. Nǃxau’nun hikâyesinde asıl dramatik nokta, onun bir gecede zengin olması değil; kendi kültürel dünyasının dışına çıkarak bambaşka bir ekonomik ve sosyal sistemle karşı karşıya kalmasıdır. Kalahari'nin kurallarıyla yaşayan bir insan için dünyanın finans merkezlerinin kuralları anlaşılması kolay değildi. Üstelik onu ünlü yapan şey, tam da modern dünyanın dışında oluşuydu. Ne acı bir paradokstur: Modern dünya, onun modern dünyaya ait olmamasını satın almıştı. Nǃxau’nun hikâyesine yalnızca kapitalizm üzerinden bakmak da eksik kalır. Çünkü mesele aynı zamanda kültürel temsil meselesidir. Batı sineması uzun yıllar boyunca Afrika toplumlarını belli kalıplar içinde göstermiştir.“Doğal insan.” “İlkel insan.” “Masum insan.” “Modernleşmemiş insan.” Nǃxau da bu bakışın içinde bir sembole dönüştü. Onun yüzündeki tebessüm, modern toplumun kendi sorunlarını anlatmak için kullanıldı. Fakat bu noktada sormamız gereken soru şudur: Bir insanın kültürünü ve yaşam biçimini yalnızca bizim dünyamızın ölçüleriyle değerlendirmeye hakkımız var mı?
Sanların hayatı fakirlik olarak görülebilir. Ama aynı hayat başka bir açıdan bakıldığında dayanışmanın, doğayla uyumun ve daha az tüketmenin hikâyesi olabilir. Modern şehir insanının sahip olduğu imkânlar elbette küçümsenemez.
Tıp, teknoloji, ulaşım, iletişim ve eğitim insanlığın hayatını olağanüstü biçimde değiştirdi. Ancak ilerleme, beraberinde bazı bedeller de getirdi. Daha fazla üretim için daha fazla tüketim… Daha fazla tüketim için daha fazla kaynak…Daha fazla kaynak için doğaya daha fazla müdahale…Ve sonunda insanın kendi yarattığı ekonomik sistemin içinde sıkışması. Nǃxau’nun hikâyesi tam da bu çelişkinin sembolüdür. Yıllar süren sinema macerasının ardından Nǃxau, sonunda yeniden kendi coğrafyasına döndü. Namibya'daki Tsumkwe çevresinde daha sakin bir hayat sürmeye başladı. Çiftçilik yaptı. Hayvancılıkla uğraştı. Ailesinin yanında yaşadı. Bir anlamda sinema perdesinden gerçek hayata geri döndü. Fakat insan, yaşadığı hiçbir şeyi tamamen geride bırakamıyor. Bir zamanlar dünyanın dört bir yanında tanınan yüz, yeniden kendi topluluğunun içinde sıradan bir hayata dönmeye çalıştı. Bu durum aslında onun hikâyesinin en çarpıcı bölümüdür. Çünkü Nǃxau'nun istediği şey hiçbir zaman dünyanın en zengin insanı olmak değildi. O, ailesinin yanında yaşamak istiyordu. Suya erişmek, elektrik sahibi olmak, çocuklarını büyütmek ve hayatını sürdürmek istiyordu.
Bütün bunlar modern dünyanın nimetlerinden yararlanmak anlamına geliyordu. Dolayısıyla hikâyeyi “masum Nǃxau’yu kapitalizm bozdu” şeklinde basitleştirmek de doğru değildir. Gerçek çok daha karmaşıktır. Çünkü modernleşme yalnızca sömürü değildir. Ama modernleşme, eğer bir topluluğun kendi iradesi dışında gerçekleşiyorsa, beraberinde ağır kültürel kayıplar da getirebilir.
2003 yılının Temmuz ayında Nǃxau, Tsumkwe’deki evinden ayrıldı. Günler boyunca geri dönmeyince ailesi ve çevresindekiler tarafından aranmaya başlandı. Dördüncü gün cesedine ulaşıldı. Yanında yay ve okları bulunuyordu. Nǃxau ǂToma artık hayatta değildi. Ölümünün dirençli tüberküloz nedeniyle gerçekleştiği bildirildi. Dünyanın dört bir yanında milyonlarca insanın kahkahalarla izlediği adam, hayatının son dönemini yeniden kendi topraklarında, ailesinin ve geleneksel yaşamının çevresinde geçirmişti. Ölümü Hollywood manşetlerini uzun süre meşgul etmedi. Çünkü dünya onu çoktan başka bir hikâyenin içine koymuştu. Onun hikâyesi bitmişti. Sinemanın ihtiyacı olan görüntüler alınmıştı. Kahkahalar tüketilmişti. Şöhret sona ermişti. Ve kamera artık ona bakmıyordu.
GÖKYÜZÜNDEN DÜŞEN ŞİŞE
Tanrılar Çıldırmış Olmalı filmini bugün yeniden izlediğimizde, gökyüzünden düşen kola şişesine yalnızca komik bir nesne olarak bakmak mümkün değil. O şişe, modern dünyanın sembolüdür. Uzaklardan gelir. Kime ait olduğu bilinmez. Ne işe yaradığı ilk başta anlaşılmaz. Sonra herkes onu kullanmak ister. Ardından paylaşım sorunu ortaya çıkar. Sonra çatışma başlar. Bir nesne, insanların dünyasını değiştirir. Film bunu mizahla anlatır. Fakat Nǃxau’nun gerçek hayatına baktığımızda, bu metaforun çok daha derin bir anlamı olduğunu görürüz. Modern dünya da bir gün onun hayatına bir “şişe” gibi girmişti. Önce sinema geldi. Sonra para. Sonra şöhret. Sonra seyahatler. Sonra başka bir hayat biçimi. Ve bütün bunların sonunda Nǃxau yeniden çöle döndü. Belki de asıl mesele kapitalizmin varlığı ya da yokluğu değildir. Asıl mesele, insanın kendi değerini kaybetmeden değişebilmesidir. Bir toplum modernleşebilir. Para kullanabilir. Teknolojiye sahip olabilir. Şehirlerde yaşayabilir. Ama bütün bunları yaparken kendi kültürünü, dayanışmasını, doğayla ilişkisini ve insanlığını kaybetmek zorunda değildir. Nǃxau’nun hayatı bize bunun ne kadar zor olduğunu hatırlatıyor. Belki de yıllar önce sinema salonunda Nǃxau’nun yüzüne bakıp güldüğümüzde, aslında onun bize güldüğünü fark etmedik. Çünkü o, bizim karmaşık dünyamıza şaşkınlıkla bakıyordu. Biz ise onun dünyasına. O, bizim arabalarımızı anlamıyordu. Biz onun doğayla kurduğu ilişkiyi anlamıyorduk. O, paranın neden bu kadar önemli olduğunu sorguluyordu. Biz ise neden parasız yaşayamayacağımızı hiç sorgulamıyorduk. O, bir şişenin neden kavga sebebi olduğunu anlamıyordu. Biz ise milyonlarca insanın daha büyük evler, daha pahalı arabalar ve daha fazla eşya için birbirleriyle yarışmasını normal kabul ediyorduk.
Belki de Tanrılar Çıldırmış Olmalı filminin gerçek ironisi burada yatıyor. Filmde gökten düşen şişeye bakıp “Tanrılar çıldırmış olmalı” diyen Nǃxau’ydu. Ama belki de asıl şaşırması gereken bizdik. Çünkü milyonlarca insanın yaşadığı modern dünyada, insanların sahip oldukları şeyler arttıkça huzurlarının da artacağını varsaydık. Daha çok kazandık. Daha çok tükettik. Daha çok biriktirdik. Daha çok çalıştık. Ama bütün bunların sonunda daha mutlu olup olmadığımızı sormayı unuttuk. Nǃxau’nun yüzündeki o masum tebessüm bugün hâlâ sinema tarihinin en unutulmaz görüntülerinden biri. Fakat o tebessüme artık başka bir gözle bakmak gerekiyor. Çünkü o tebessümün ardında yalnızca bir komedi oyuncusu yok. Bir kültürün temsilcisi var. Bir baba, eş bir insan var. Ve modern dünyanın kendi içine çekip sonra geride bıraktığı bir hayat var. Belki de yıllar sonra Nǃxau’nun hikâyesinden geriye kalması gereken en önemli soru şudur: İnsan gerçekten medenileştikçe mi özgürleşir, yoksa bazen sahip olduğu şeylerin esiri mi olur?
Gökyüzünden düşen o şişe hâlâ orada. Ve belki de hâlâ hepimize aynı soruyu soruyor: Gerçekten çıldıran kim?
Belki de gerçekten tanrılar çıldırmıştı; ama çöle düşen o şişe yüzünden değil, insanın insana ve doğaya reva gördüğü bu acımasız düzen yüzünden...