OKULLARDA ŞİDDETİN KARANLIK GÖLGESİ

Bir toplumda kullanılan dil, en çok da çocukların ve gençlerin bulunduğu ortamlarda yankı bulur. Şiddetin dili yaygınlaştığında bunun yansıması yalnızca sokakta değil, okul koridorlarında da görülür. Bu nedenle bir öğretmenin onurunu ve can güvenliğini korumak yalnızca bir meslek grubunun meselesi değildir; aynı zamanda toplumun geleceğini korumak anlamına gelir.

Çekmeköy’de görevinin başındayken dersteyken, öğrencisinin saldırısı sonucu yaşamını yitiren Fatma Nur Çelik öğretmen , hepimizi derinden sarsan bir olayın simgesi oldu. Bir öğretmenin sınıfında can güvenliğinin olmaması tek başına bir olay olarak değerlendirilemez. Bu durum eğitim sistemi kadar toplumsal atmosferle de yakından ilişkili daha geniş bir soruna işaret ediyor.

Son yıllarda yaşanan benzer vakalar öğretmenler arasında belirgin bir tedirginlik yaratmış durumda. Öğretmenler arasında sıkça dile getirilen “Sıradaki kim olacak?” sorusu yalnızca bireysel bir korkunun ifadesi değil, mesleki güven duygusunun zedelendiğine dair ortak bir kaygıyı da ortaya koyuyor.

Oysa öğrenme ortamlarının sağlıklı biçimde gelişebilmesi için en temel şart güven duygusudur. Öğretmenin kendisini güvende hissetmediği, öğrencilerin psikolojik olarak huzurlu olmadığı bir ortamda eğitimin niteliğini korumak oldukça zorlaşır. Eğitim, ancak güven ve saygı ortamında gerçek anlamını bulabilir.

Eğitim Hakkı ve Güvenli Ortam

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 42. maddesi, herkesin eğitim ve öğrenim hakkına sahip olduğunu açıkça belirtir. Bu ilke, her çocuğun eğitim sisteminin doğal bir parçası olduğunu ortaya koyar.

Ancak eğitim hakkı yalnızca okula erişimden ibaret değildir. Bu hakkın gerçek anlamda kullanılabilmesi için öğrenme ortamlarının güvenli, sağlıklı ve destekleyici olması gerekir.

Davranışsal ve duygusal,psikolojik açıdan yoğun destek ihtiyacı bulunan ve de çeşitli bağımlılıklar da edinmiş öğrencilerin gerekli psikososyal mekanizmalar devreye girmeden eğitim ortamında bulunması, hem o öğrencinin gelişimi hem de sınıfın genel dengesi açısından zorluklar yaratıyor. Bu durum bir hak sınırlaması olarak değil, doğru destek süreçlerinin zamanında devreye girmesi gerekliliği olarak değerlendirilmelidir.

Eğitim sisteminin bu noktada erken müdahale mekanizmalarını etkin hale getirmesi ve gerektiğinde alternatif destek modellerini devreye alması büyük önem taşımaktadır. Kapsayıcı eğitim anlayışı yalnızca aynı ortamı paylaşmak değil, aynı zamanda güvenli ve sürdürülebilir bir öğrenme iklimi oluşturabilmektir.

Okulları Etkileyen Toplumsal İklim

Okullar, toplumdan yalıtılmış alanlar değildir. Toplumsal atmosferde yaşanan değişimler doğal olarak eğitim ortamlarını da etkiler.

Ekonomik zorluklar, adalet ve fırsat eşitliği konusundaki hassasiyetler, zaman zaman gündeme gelen kayırmacılık tartışmaları, hukuki süreçlere yönelik güven tartışmaları ve medyada giderek sertleşen dil toplumsal ruh halini şekillendiren unsurlar arasında.

Buna dijital dünyanın sınırsız etkisi de eklenmektedir. Özellikle televizyon dizilerinde ve dijital platformlarda şiddetin normalleşmesi gençlerin dünyasında farklı bir algı oluşturabilmektedir. Bu atmosferde büyüyen bazı gençler, sorun çözme yerine üstün gelme ve güç gösterisi üzerinden kimlik kurmaya yönelebilmektedir.

Bazı liselerde gözlemlenen otoriteye karşı direnç, sınır tanımama, sabırsızlık ve güç üzerinden kimlik inşa etme eğilimi yalnızca bir disiplin sorunu değildir. Bu durum aynı zamanda toplumsal güven duygusunun zayıflamasıyla da ilişkilidir.

Aidiyet arayışı içindeki bazı gençlerin sağlıksız çevrelere yönelmesi de bu tabloyu daha karmaşık hale getirebilmektedir.

Elbette böylesine geniş bir toplumsal tabloyu öğretmenin tek başına değiştirmesi mümkün değildir. Eğitim kurumları ve öğretmenler toplumsal dönüşümün tüm yükünü taşıyamaz. Bu nedenle eğitim ortamlarını etkileyen sorunların çözümü çok katmanlı bir yaklaşım gerektiriyor.

Ortak Vicdan ve Ortak Sorumluluk

Tarihsel ve kültürel birikimimizde öğretmen, yalnızca bilgi aktaran bir kişi değildir. Topluma yön veren, yol gösteren ve geleceğin inşasında önemli rol oynayan bir rehberdir.

Bu nedenle öğretmene yönelen şiddet yalnızca bireysel bir saldırı değildir; toplumun ortak vicdanını yaralayan bir durumdur.

Görevi başında hayatını kaybeden bir öğretmenin ardında bıraktığı boşluk yalnızca ailesi için değil, toplum için de derin bir kayıptır. Bir annenin, bir eşin ve bir evladın kaybının yanında, kamusal güven duygusu da zarar görmektedir.

Eğitim ortamlarında güven duygusunun zedelenmesi uzun vadede toplumsal sonuçlar doğurabilecek bir durumdur.

Bu nedenle çözüm yalnızca okullardan beklenmemelidir. Yasama, yürütme ve yargıdan medyaya; kültür dünyasından kamusal söyleme kadar her alanda adalet duygusunu güçlendiren ve şiddeti reddeden bir yaklaşımın güçlenmesi gerekmekte.

Okullarda güvenlik uygulamalarının güçlendirilmesi, hukuki süreçlerin etkin biçimde işletilmesi ve öğretmenlere kurumsal desteğin artırılması bu açıdan önemli adımlar olacaktır.

Çünkü öğretmene yönelen her şiddet yalnızca bir bireyi değil, toplumun geleceğini hedef alır.

Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey yalnızca sözler değil, ortak akıl ve dayanışmayla atılacak somut adımlardır.