Ölüm Simülasyonu

Hayat, bütün güzelliklerine rağmen bir sonun, bir bitişin yeri. Ne kadar uzun sürerse sürsün, ne kadar büyük hayaller kurarsak kuralım, bir gün perde kapanacak. Son cümle söylenecek. Son nefes alınacak. Ve biz, bütün ömrümüz boyunca kaçtığımız o gerçekle baş başa kalacağız: Ölüm.

Fakat belki de ölüm, sandığımız kadar uzakta değildir.

Belki de insan, ölmeden önce defalarca ölür.

Her kaybedişimizde, her vedada, her yıkılışta, her vazgeçişte küçük bir ölüm yaşarız. Bir ilişkinin bitişi, içimizde bir dünyanın ölmesidir. Çocukluğumuzu geride bırakmak, bir daha dönmeyeceğimiz bir zamana gömülmektir. Sevdiğimiz bir insanı kaybetmek, onunla birlikte kendimizden bir parçayı da toprağa vermektir. Hayallerimizin yıkılması, yıllarca inandığımız bir geleceğin cenazesidir.

Bütün bunlar birer ölüm simülasyonudur.

Bizi asıl sona hazırlayan küçük provalar...

Ama biz bu provaları kabul etmeyiz.

Acıya karşı taş kesiliriz. Kayba karşı demirdenmiş gibi davranırız. Bir şey kırıldığında, sanki kırılan biz değilmişiz gibi yürümeye devam ederiz. “Güçlü olmalıyım” deriz. “Geçer” deriz. “Unuturum” deriz.

Oysa insan, unutarak değil; kaybın içinden geçerek büyür.

Her ölüm simülasyonu bize bir şeyi öğretir: Hiçbir şey bize ait değil.

Ne insanlar...

Ne zaman...

Ne bedenimiz...

Ne de bugün sahip olduğumuzu sandığımız hayat.

Hepsi bize kısa bir süreliğine verilmiş.

Belki de hayatın en büyük yanılgısı, geçici olanı kalıcı sanmamızdır. Bir eve yerleşir gibi zamana yerleşiyoruz. İnsanlara sahip olur gibi bağlanıyoruz. Yarın kesinmiş gibi planlar yapıyoruz. Oysa hayat, hiçbirimizin adına tapulanmış değil.

Ve ölüm, bütün bu yanılgıların son imzası.

Ebedi istirahatgâhımıza gitmeden önce hayat bize defalarca küçük mezarlar kazıyor. İçlerine eski benliklerimizi, eski sevgilerimizi, eski korkularımızı, eski hayallerimizi bırakıyoruz. Sonra üzerlerini örtüp yolumuza devam ediyoruz.

Her defasında biraz değişiyoruz.

Her defasında biraz eksiliyoruz.

Her defasında biraz daha ölüyoruz.

Belki de mesele ölümden kaçmak değil; onun hayatın içinde zaten var olduğunu fark etmek.

Çünkü ölüm yalnızca son nefeste gerçekleşmiyor.

Bazen bir telefon konuşmasının sonunda...

Bazen bir istasyonda yapılan son vedada...

Bazen çocukluk evinin kapısı son kez kapandığında...

Bazen aynaya baktığımızda ve karşımızdaki insanın artık birkaç yıl önceki biz olmadığını fark ettiğimizde...

Bir şeyler ölüyor.

Ve biz, farkında olmadan yeniden doğuyoruz.

Belki hayat dediğimiz şey tam olarak budur:

Ölümle yaşam arasında yapılan uzun bir prova.

Her kayıp, son kaybın küçük bir provası.

Her veda, son vedanın gölgesi.

Her bitiş, büyük bitişin habercisi.

O halde belki de yapmamız gereken, ölümden korktuğumuz kadar yaşamayı ertelemekten korkmak.

Çünkü ölüm bir gün gelecek.

Ama asıl soru şu:

O gün gelmeden önce, kaç kez gerçekten yaşadık?