Kenneth Waltz bugün hayatta olsaydı, muhtemelen İran’ın nükleer eşikteki hamlelerini ve bölgesel yanıtlarını "rasyonel bir hayatta kalma mücadelesinin zirvesi" olarak tanımlardı.
Uluslararası sistemin o soğuk ve acımasız kuralını Kenneth Waltz yıllar önce fısıldamıştı:
"Eğer sistem anarşikse ve üzerinizde sizi koruyacak bir otorite yoksa, kendi güvenliğinizi sağlamak sadece bir tercih değil, varoluşsal bir ödevdir."
Bugün 2026 baharında, İran’ın üzerine yağan füzeler ve Trump yönetiminin "48 saatlik" ültimatomları arasında gördüğümüz şey, aslında bir devletin bu ödevi yerine getirme çabasıdır. Batılı analistlerin "agresif" olarak yaftaladığı her hamle, aslında Waltz’un "Savunmacı Realizm" (Defensive Realism) teorisinin sahadaki en net izdüşümüdür.
Hürmüz: Bir Şantaj Aracı mı, Yoksa Hayat Damarı mı?
Trump’ın "Hürmüz’ü açmazsanız enerji altyapınızı haritadan sileriz" tehdidi, Waltz’un güç dengesi teorisini doğrular nitelikte.
Tahran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolü, sadece bir askeri kart değil; bölgesel dengede "zayıf olanın, güçlüyü masaya çekme" yöntemidir.
Eğer Güney Pars gaz sahalarınız vuruluyor, nükleer tesisleriniz siber saldırılarla felç ediliyorsa, elinizdeki tek gerçek dengeleyiciyi neden kullanmayasınız?
Egemenliği doğrudan saldırıya uğrayan bir devletin, sistemin nefes borusunu (petrol akışını) sıkması "terör" müdür, yoksa asimetrik bir rasyonalite mi?
Nükleer Eşik ve "Dehşet Dengesi"
Waltz, 2012’de o meşhur makalesinde "İran nükleer silah sahibi olmalı" dediğinde herkes sarsılmıştı.
Bugün yaşanan gerilim, Waltz’un ne kadar haklı olduğunu gösteriyor. Eğer İran nükleer bir güce sahip olsaydı, bugün "Epic Fury" operasyonları bu kadar pervasızca yürütülebilir miydi?
Tahran’ın bugün nükleer eşikte durma ısrarı, sadece bir "silah aşkı" değil; İsrail’in bölgedeki nükleer tekelini kırma ve saldırganlığı durdurma arzusudur.
Direniş Ekseni ve Güvenlik İkilemi
Waltz’a göre devletler "bilardo topları" gibidir. İran topu, bugün sınırlarının ötesindeki vekil güçlerle (Hizbullah, Husiler) aslında kendi sahasını koruyor.
Batı, İran’ı istikrarsızlıkla suçlarken; İran, bölgedeki ABD varlığını asıl istikrarsızlık kaynağı olarak görüyor. Kim haklı? Waltz cevap verirdi: "Haklılık değil, kapasite ve denge konuşur."
Mart 2026’daki bu yıkım bir şeyi kanıtladı:
İran, Waltz’un öngördüğü gibi "rasyonel" bir aktördür; teslim olmayacak kadar gururlu, ama sistemi tamamen yakmayacak kadar da stratejiktir.
Trump’ın 48 saatlik süresi dolduğunda, Waltzian bir "yıpratma savaşı"na mı gireceğiz, yoksa yeni bir "dehşet dengesi" mi kurulacak?
Eğer barış, güçlerin eşitlendiği noktada doğuyorsa; Batı’nın İran’ı silahsızlandırma çabası aslında bölgeyi sonsuz bir savaş döngüsüne mahkûm etmek değil midir?