OSMANLI ORDUSUNUN 'SİYASİ GÜCÜ'

Osmanlı Türkeri’nin yükseliş dönemlerinde bir savaşın, önce siyasî hazırlığı yapılırdı. Savaşılacak devlet ve çok defa devletlerin jeopolit


Geçilecek yolların durumu, köprülerin vaziyeti, ne kadar zamanda ne kadar kuvveti geçirebileceği incelenirdi. Çok defa ordu yürüyüşe geçmeden önce yollar, son bir bakım ve kontrolden daha geçirilirdi. Seferin nereye yapılacağı çok defa aylarca önce beylerbeyi ve sancak beylerine bildirilir, fakat bazen de son ana kadar gizli tutulurdu. Meselâ Fatih, seferin nereye olduğunu gizli tutardı. Devlet sırrının gizliliği konusunda hassasiyetini şu sözü önemlidir: “Nereye sefer yapacağımı sakalımın bir teli duysa bile keserim.” Akkoyunlular’a karşı Otlukbeli Savaşı’nın hazırlıklarının hangi devlete karşı yapıldığı, padişahtan başka herkesin bilmediği bir gerçekti. Trabzon İmparatorluğu’na karşı seferinde de böyle yapmış ve düşmanı pek gafil avlamıştı. Nitekim son çıktığı seferin nereye olduğuna, günümüze kadar tarihçiler karar verememişlerdir. Çünkü seferin daha başında Fatih, ölmüştü.
Yavuz’da Mısır seferine çıkarken, İran üzerinde gidildiği propagandasını yaptırmıştır. Sultan İbrahim zamanında, Girit seferine giden Türk donanması. Malta’ya gidiyor sanılıyordu. Girit sularına iyice yaklaşırken Kaptan-ı Derya Yusuf Paşa, padişahın mühürlü hattı hümayununu açmış, amiraller, seferin Girit üzerine olduğunu öğrenmişlerdi. Bu gizlilik, yabancı haber alma teşkilâtlarına karşıydı. Türklerin Avrupa’da son derece mükemmel bir haber alma teşkilâtı olduğu gibi. Avrupalılar’ında Türkiye’de aynı işi gören casusları vardı. Fakat Türk haber alması, çok üstündü. Avrupa devletlerinin son durumlarını, bütün teferruatıyla Divan-ı Hümayun’a, yani hükümete bildirirdi. Ordu birliklerini toplamaya memur komutanların sorumluluğu büyüktü. Bir tek gün kaybı için başı kesilen komutanlar vardır.
Yıldırım Beyazıt, Niğbolu savaşı için 43 günde yığınak yapmıştır ki, o çağ Avrupa’sının aklının alamayacağı bir şeydi. Yığınak alanları, her ihtimal göz önünde bulundurularak seçilirdi. Yığınak alanı çok da emniyetli sayılsa, gene bütün ihtiyat ve korunma tedbirleri ihmal edilmezdi. Yığınak yapan birlikler, derece derece birbirine bağlıydı. Yığınak bitmeden, savaş kabul edilmezdi. Sonraki yüzyıllarda yığınak bitmeden savaşı kabul eden birkaç Türk komutanı yenilmiştir. Türk ordusu normal olarak 20- 25 kilometre yürürdü. Aynı çağda Avrupa birliklerinin günlük ortalama yürüyüşü ise ancak 10 kilometre idi. Bu özellik, bütün manevra ve teşebbüs kabiliyetinin Türkler’in tarafında olması demekti.
Türk ordusunun özelliklerine sahip olan bir ordu; düşman pek üstün olsa bile, daima zafer kazanacak bir orduydu. Avrupalılar’ın on altıncı yüzyıl strateji esasları şu idi; “toplanmak, yavaş ve az yürümek uygun yerde durup beklemekti. Türklerin strateji esasları ise şimdiki kaidelere daha uygun olup çabuk toplanmak, mümkün olabilen hızla yürümek, düşmanı hemen yakalayıp yok etmekten ibaretti.” Düşman henüz birleşmemişse, parça parça yok edilmesine çalışılırdı. Türk ordusu, savaş alanında dört bölüme ayrılırdı. Merkez sağ ve sol kanatlar ve “ihtiyat(Yedek) Kuvvetleri. İhtiyat Kuvvetleri’ne çok önem verilirdi. Düşman büyük Türk ihtiyatını yok sanarak Türk saflarına iyice dalınca, çok üstün olan Türk toplarıyla yıpratılır, sonra merkezde bulunan padişahın veya “serdar-ı Ekrem” denilen başkomutanın emriyle ihtiyat Kuvvetleri işe karışırdı. İhtiyat Kuvvetleri son anda işe karışınca, başkomutan iki kanadı bir kıskaç gibi kapatarak düşmanı yok ederdi.
Türk başkomutanı ordunun bütün birliklerine hâkimdi. Emirleri dakikası dakikasına yerine getirilir, birliklerini dama taşı gibi oynatır bütün komutanlarını tanırdı. Türk ordusunun en büyük üstünlüklerinden birisi de bu özellikti. Çünkü Avrupa orduları, birleşik kuvvetler dilleri, milliyetleri, hükümdarları, komutanları ayrı birlikler hâlinde Türk ordusunun karşısına çıkıyordu. Her komutan ancak kendi birliğine söz geçirebiliyor, başkomutan unvanını taşıyan Avrupa hükümdarının iktidarı, doğrudan doğruya kendine bağlı kuvvetlerden öteye gidemiyordu.
Türk ordusunda da askerlik, bir meslekti. Yani savaş çıkınca asker toplanmaz, bu işi meslek seçmiş ve devletçe belirli yerlere yerleştirilmiş maaşlı veya tımarlı muharipler toplanırdı. Barış zamanında talim ve terbiye çok sıkı tutulurdu. Türk silâhları, daima en modern silahlardı. En küçük yıpranmada değiştirilir, yenileri verilirdi. Bu işle “cebeci” sınıfı uğraşırdı. Nihayet Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun bitmek tükenmek bilmeyen mali ve iktisadî kaynakları, en büyük ve mükemmel ordu ve donanmaları en iyi şekilde savaş alanına götürebilecek güç ve kudretteydi. Osmanlı Türklerinin yükselme çağlarında yaptıkları savaşlar, on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda Büyük Friedrich, Napolyon gibi büyük Avrupalı komutanların yaptıkları savaşlardan gerek alınan sonuçlar, gerek savaşa katılan kuvvetlerin sayısı bakımından çok daha büyük ve önemlidir.
Kısacası; bugün de Fatih döneminde olduğu gibi birkaç devlet ve elikanlı terör örgütleri ile savaş verilmektedir. Türk Devleti şu anda bir terör belası ile savaşta olduğu gibi, güney komşularımız da bizimle pek barışık halde değildir. Ayrıca Avrupa devletlerinin bazıları da zaman zaman Türkiye’yi zor durumda bırakacak yumuşaklıklarını devam ettirerek, savaşın uzamasına da seyirci kalmaktadırlar. Mesela Rusya ile olan kriz de Türkiye haklı olmasına rağmen çok pasif politika izlemişlerdir. İşte bu şartlar içerisinde Türkiye’nin geçmişinde güç alması çok önemlidir. Türk Devleti soğukkanlılığı elden bırakmadan siyasi girişim ve öncülükle sıcak savaşa son vermek için çaba sarf etmektedir. Elbette ki; savaş her zaman acı, kan, gözyaşı ve felaket demektir. Ama Türk Milleti’ni bu savaşlara mecbur tutanlar her zaman pişman olmuştur bugünde aynı pişmanlığı yaşayacaklardır. Türk ordusu geçmişte olduğu gibi bugün emir ve komuta içerisinde; aynı inanç ve kararlılıkla siyasi ve silahlı başarısını devam ettirecektir. İnanıyorum ki; Türk Milleti bu terör belasında da zaferle çıkacaktır. Bütün bu olumsuzluklara karşın ilkemiz her zaman; “Yurtta sulh, cihan da sulh” olmalıdır.