Bazı insanlar özgürlüğe hazır değildir. Çünkü özgürlük bir kapı değil, bir aynadır. Yıllarca yönlendirilmiş, şekillendirilmiş, kararları başkaları tarafından verilmiş bir hayat; bir gün “artık serbestsin” dendiğinde ne yapacağını bilemez. Özgürlük o kişi için bir alan değil, boşluktur. Ve insan boşluğu doldurmak ister. Kısıtlanmış bir hayat, kendini hep dışarıdan izleyerek büyür. “Nasıl görünürüm?” sorusu, “Nasıl hissediyorum?” sorusunun önüne geçer. İç ses zamanla kısılır. Yerine kalabalığın sesi yerleşir. Sonra bir gün o kalabalık çekilir. İşte asıl sarsıntı o zaman başlar. Çünkü özgürlük; karar verme sorumluluğunu da beraberinde getirir. Kendi hatanı kendin yapmak, kendi yolunu kendin çizmek demektir. Bu cesaret ister. Ama yıllarca cesareti törpülenmiş bir insan, özgürlüğü ilk eline aldığında onu dikkatle değil, aceleyle kullanır. Bazen ölçüsüzlük buradan doğar. Oysa mesele karakter değil, eksik gelişmiş bir iç denge olabilir. Özgürlük deneyimi olmayan bir zihin, sınır koymayı da bilmez. Yasaklarla büyüyen biri, serbestlikle tanışınca uçlara savrulabilir. Çünkü denge öğretilmemiştir. Biz çoğu zaman sonucu konuşuruz. Ama süreci pek görmeyiz. Bir hayatın neden ani değiştiğini, neden aşırıya kaçtığını, neden bir anda başka birine dönüştüğünü yüzeyden izleriz. Oysa belki de o insan ilk kez kendini deniyordur. İlk kez karar alıyordur. İlk kez risk alıyordur. Özgürlük aslında bir eğitimdir. Ve eğitim küçük yaşta başlar. Fikrini söylemesine izin verilen çocuk, büyüdüğünde bağırmaz. Seçim yapmasına alan tanınan genç, büyüdüğünde savrulmaz. Duyguları küçümsenmeyen insan, duygularıyla taşkınlık yapmaz. Bastırılmış hayatlar ya içine çöker ya dışa taşar. İkisi de dengesizliktir. Belki de asıl mesele, insanlara özgürlüğü bir ödül gibi sunmak değil; onu doğal bir yaşam alanı hâline getirmektir. Çünkü özgürlük sonradan verilince sarhoşluk yapabilir. Ama baştan beri varsa, karaktere yerleşir. Özgürlük taşınması zor bir yük değildir. Yeter ki insan onu ilk kez değil, her zaman tanıyor olsun.