Papa ve İznik: Ruhani dönüşüm mü, ruhsatlı dönüşüm mü?

İznik’le tanışmam, 3-5 çini alıp, malum köfteciden köfte tıkınmaktan fazlasıydı. Bir ultramaratona katılmıştım; evet, koşa koşa tanıştık İznik’le yani oflaya puflaya... 60 kilometre boyunca tarihin göbeğinde, doğanın ortasında nefes nefese kalırken, İznik bana sadece su değil, ruh verdi. O gün hissettiğim şey, İstanbul’da trafikte sinir krizi geçiren bir bireyin, köyde keçiyle göz göze geldiğinde yaşadığı huzura benzerdi. Dayanıklılık mı? Evet. Ama asıl mesele, içimdeki vatan aşkı ile yükselen bir manevi karşı koyuştu.

Şimdi İznik’i sadece "çini ve göl" olarak bilenler varsa, onları kibarca kenara alalım. Zira burası Hristiyan dünyasının "kutsal karargâhı" olma yolunda ilerleyen bir diplomatik parkurdur. Bugün küçük bir Anadolu şehri gibi görünse de, Vatikan’ın gönlünde İznik’in yeri büyük. Bazı papalar ölmeden önce “İznik’e gitmek istiyorum” diyorlar. Bizim siyasetçiler gibi son nefeste memlekete dönme hayali kurmuyorlar illa da İznik. Ne garip değil mi?

İşin tarihi boyutuna gelirsek... MS 325. Roma İmparatoru Konstantin’in çağrısıyla İznik’te toplanan konsilde, İsa'nın tanrılığı tartışılmış. Düşünebiliyor musunuz, adamlar "İsa Tanrı mıdır?" diye toplanıyor, biz hâlâ "asgari ücretli tanrı katında cennetlik midir?" onu tartışıyoruz. Neyse. Arianizm sapkınlığı orada reddedilmiş. Yani mezhep içi sorunlar konuşulmuş, tıpkı bizdeki muhalefet içi hizipler gibi. Sonuçta bir bildirge çıkarılmış: İznik İnanç Bildirisi. Adeta ruhani bir 6’lı Masa (!) ortak metni.

Dört asır sonra 787’de tekrar toplanmışlar. Bu sefer konu ikonlar. Yani resimler. Bizde “duvarda Atatürk portresi olmalı mı” tartışmasına denk bir durum. Olacak tabii. Sonuç: Resimler serbest. Azizlerin görselleri tekrar serbest bırakılmış. Bir nevi "YouTube erişimi yeniden sağlandı" kararı gibi.

Fakat zamanla ayrılıklar büyümüş. 1054’te büyük kopuş yaşanmış. Katolikler bir tarafa, Ortodokslar diğer tarafa. Birbirlerini sosyal medyadan çıkarmışlar, instagram’da bloklamışlar. Bizdeki parti içi kopuşlar gibi; ayrılan bir daha geri dönmemiş ama arada bayramda mesaj atanlar olmuş.

Sonra zaman geçmiş, dünya 20. yüzyıla gelmiş. II. Vatikan Konsili sırasında Katolikler “Yahu biz yalnız kaldık, şu Ortodokslarla yeniden barışsak mı?” demeye başlamış. Ekümenizm diye bir şey çıkmış. Kiliseler arası birlik arayışı. Bizdeki “ittifak genişliyor” haberlerinin manevi versiyonu.

1964’te Papa VI. Paul ve Fener Rum Patriği Athenagoras, Kudüs’te buluşmuşlar. Küs olan eski dostlar gibi helalleşmişler. Papa, "İznik güzeldir, bir gün uğrayalım" demiş ama uçak bileti almamış. 2006’da Türkiye’ye gelen Papa XVI. Benedikt ise, İzmir ve İstanbul’a uğramış ama İznik'e yine uğramamış. Muhtemelen “altyapı eksik” dediler ya da otobüs saatleri uymadı. Ama Vatikan'da İznik hâlâ kutsal Google Harita’da kalbin işaretli yeri.

Papa’nın Son Dileği: İznik’e Gitmek (Ama Kabak Tatlısı İçin Değil)

İlk bakışta mütevazı, neredeyse turistik bir vasiyet gibi duruyor. Hani sanki Papa, Uludağ'a çıkıp sucuk ekmek yemiş, dönüşte de “İznik’te de şu meşhur kabak tatlısını yiyelim” demiş gibi. Ama işin aslı öyle değil. Çünkü mesele çini almak ya da gölde sandal turu yapmak değil, mevzu çok daha derin; bir tür “manevi diplomasi” meselesi bu. Öyle ki, Batı’nın ruhani kostüm giymiş jeopolitik aklı İznik üzerinden gene perde arkasından oyun kurmaya çalışıyor.

Papa Francis döneminde İznik’in manevî radar seviyesi iyice yükseldi. Fener Rum Patriği Bartholomeos’la el ele tutuşup Kudüs’te verdikleri “birlik” pozları, Vatikan’ın gönlünde İznik’i tekrar “kutsal birleşme tapınağı” olarak parlatmaya başladı. Her ziyaret bir “manevi Photoshop” gibi: Görüntüde birlik, arka planda stratejik montaj.

Dolayısıyla, ölen bir papanın yeni papaya “İznik’e git” demesi, aslında şu anlama geliyor: “Doğu’yu Batı’ya ekle, geçmişi cilala, geleceği yeniden kurgula. Ve bunu sanki sadece dua ediyormuş gibi yap.”

Ama şimdi dikkat!

İşte bu noktada, İznik ile ilgili bu masumane görüntü yerini çok katmanlı, çok dilli, çok kimlikli bir strateji tablosuna bırakıyor. Çünkü İznik, artık sadece tarihle övünen bir Anadolu kasabası değil; Batı’nın ruhani rüyasında yeniden çizilen bir “diplomatik sembol haritası”nın tam ortasında.

İznik, Katolik ve Ortodoks dünyası için “ortak bir miras” görünümünde. Ama bu mirasın bugünkü kullanımı “kutsal dua”dan ziyade “sessiz toprak kazanımı” gibi. UNESCO, Vatikan ve Patrikhane’nin el ele vererek İznik’in bazı alanlarını “evrensel dini alan” ilan ettirme çabası, tam da bu stratejinin parfümlenmiş hâli. Hani böyle koklayınca hoş, ama yaklaşınca ağır bir koku mide bulandırıyor.

Son dönemde Katolik-Ortodoks diyaloglarında bariz bir artış var. Dışarıdan bakınca ne hoş, barış, kardeşlik, birlik mesajları. Ama içeride işler öyle değil. Fener Rum Patrikhanesi’nin “ekümenik” unvanı talebiyle birlikte bu diyalog, Türkiye’nin egemenlik alanına doğru “manevi kancalar” atmaya başlıyor. Lozan’ın sessiz hükümleri birdenbire “yorumlanabilir belge” hâline geliyor. Yarın bir gün İznik’te ayin yapılırken bir de bakmışız, arkadan AB fonlu “azınlık hakları” broşürleri dağıtılıyor.

İznik’in yeniden bir hac merkezi yapılması meselesi de oldukça renkli(!). Tabii ki bu iş hacı turizmiyle sınırlı kalmaz. Ardından misyonerlik faaliyetleri, Batılı STK'lar, “tarihi canlandırma” projeleri gelir. Bu da sosyal mühendislik kataloğunun güncellenmiş baskısıdır. Gözümüzü açmazsak, yerel halkın elindeki zeytin bahçesi bir sabah “manevi park” ilan ediliverir. Bizim çocuklarımız top oynarken çimlere basmamayı öğrenir; çünkü çim, artık “kutsal alan”dır.

Bir de şu var; İznik’in dini merkez olarak konumlandırılması, günün birinde “uluslararası koruma talebi”ne dönüşebilir. Tabelaya önce “UNESCO kültür mirası” yazarlar, sonra “uluslararası dini miras” eklerler, sonra da Türk zabıtası oraya girerken AB temsilcisinden izin almak zorunda kalır. Yani senin kasaban, bir sabah Vatikan şubesine dönebilir. Vatikan bir nevi Franchise ile İznik’e şube açtırıverir. Kudüs’te, Cenevre’de, Vatikan’da olduğu gibi, adım adım kutsallaştırılmış egemenlik kısıtlamalarıyla.

İznik bugünlerde yalnızca tarihî kimliğiyle değil, uluslararası sahnede yeniden yazılmak istenen bir rolüyle de gündeme geliyor. Kimi Vatikan belgelerinde, kimilerinin manevi vasiyetlerinde adı geçen bu eski Anadolu kasabasına yüklenen anlam, basit bir “dini nostalji” değil, çok daha katmanlı bir yeniden inşa çabasıdır. Papa’nın dudaklarından dökülen “İznik’e git” cümlesi, sadece teolojik bir çağrı değil; diplomatik bir pusulanın yönü, hatta stratejik bir rota çizimidir. İznik artık sadece bir tarihsel mekan değil, batı aklının haritalar üzerinde yürüttüğü “manevi yayılmacılığın” yeni istasyonudur.

Elbette, devlet aklı tüm bu gelişmeleri bizden daha önce ve daha geniş perspektiften okuyor, okur. Ancak tarih bize gösterdi ki, dış müdahaleler kimi zaman sahadaki küçük ihmallerden, yereldeki iyi niyetli gafletlerden beslenir. O yüzden ben de eski bir asker refleksi ile birkaç kelam edeyim istedim.

Çünkü karşımızdaki tablo, kabak tatlısı yemeye gelen turist kafilelerinden ibaret değil. Çünkü İznik’e yapılan dini ziyaretler sadece dua ile bitmiyor; ardında statü talepleri, sembolik alan işaretlemeleri, kültürel hafıza mühendisliği ve diplomatik zemin arayışları bırakıyor.

Ne yapılmalı?

Öncelikle Hristiyan tarihî anlatının tekeli kırılmalıdır. İznik'in dini geçmişi, sadece Hristiyan Konsilleri ve papalık vasiyetleri üzerinden anlatılamaz. İslamî, Selçuklu, Osmanlı ve Roma dönemlerini kapsayan çok katmanlı bir müze ve belgesel dili geliştirilmeli. Türkiye kendi tarih anlatısını kurmalı, UNESCO gibi yapılarla ilişkilerde bağımsız perspektif korunmalıdır.

Etkinlikler denetlenmeli, diplomatik duruş sertleşmelidir. Fener Rum Patrikhanesi ya da Vatikan öncülüğünde İznik'te düzenlenmek istenen her uluslararası dini etkinlik dikkatle takip edilmeli. Özellikle “ekümenik merkez” gibi söylemler, Türkiye’nin laiklik ilkesi ve Lozan Antlaşması’nın azınlıklar maddesiyle açıkça çelişmektedir. Dışişleri Bakanlığı ve Diyanet, bu tür girişimlere karşı ortak ve kararlı bir söylem geliştirmelidir.

Sahada istihbarat güçlendirilmelidir. Yabancı STK’lar, dini vakıflar, üniversiteler veya dini temalı kültürel oluşumlar üzerinden bölgede kurumsal veya bireysel mülk edinimi, eğitim faaliyetleri ve organizasyonlar istihbarat birimleri tarafından detaylı takibe alınmalıdır. Kültür-Turizm ile İçişleri bakanlıkları arasında bu konuda sıkı bir koordinasyon sağlanmalı.

Yerel halkı güçlendirme ve bilinçlendirme faaliyetleri yapılmalıdır. Halk, bu hareketliliği turistik bir fırsat sanabilir. Oysa mesele, bağını bahçesini satmakla sınırlı değil. Bölge halkı, yabancı nüfus yoğunluğu ve sembol inşa girişimleri karşısında dirençli hale getirilmelidir. Yerel vakıf, dernek ve kültürel yapılanmalarla bu direnç örgütlenmelidir.

Lozan ve laiklik hatırlatılmalıdır. Fener Rum Patrikhanesi’nin “ekümenik” rolü, Türkiye’nin tarafı olduğu uluslararası anlaşmalarla çelişmektedir. Vatikan ve Patrikhane gibi yapılara herhangi bir devletlerarası dini otorite statüsü tanınması, Türkiye’nin egemenlik haklarının zedelenmesine yol açar. Laiklik ilkesine bağlı kalınarak bu konudaki her talebe açık ve sert bir ret cevabı verilmelidir.

Diyanet’e stratejik bir rol düşmektedir. İznik gibi yerlerde yürütülen dini anlatım savaşlarına karşı, Diyanet aktif rol üstlenmelidir. Sadece hutbelerle değil, akademik yayınlarla, belgelerle, uluslararası dilde yürütülen teolojik tezlerle sahada olmalıdır. İznik’e yönelen teolojik diplomasiye, sahada ve masada karşılık verilmelidir. Sadece ‘’amin’’ diyerek değil bu uğurda akademik yayınların yazılmasına ön ayak olmalıdır.

Akademik altyapı en büyük eksikliğimiz ve bu yapı güçlenmelidir. Türk üniversiteleri, Hristiyan teolojisi, Ortodoksluk tarihi ve dini jeopolitika alanında uzman yetiştirmeye yönlendirilmelidir. Bu alanda yazılacak stratejik metinler ve uluslararası yayınlar, Türkiye’nin fikri egemenliği için hayati önemdedir. Dünya üzerinde İslam teolojisi, Müslümanlık tarihi alanında eğitim ve araştırma yapan yaklaşık 300 küsür Üniversite bulunmaktadır. Neden acaba?

İznik, bir zamanlar kilise kararlarının alındığı, sonra camilerde selâ verilen, ardından da müzeye çevrilen katmanlı bir hafızadır. Şimdi ise bu hafıza, yeni bir diplomatik inşa sürecinin mihenk taşına dönüştürülmek isteniyor. Bizim görevimiz, bu taşın yerli yerinde kalmasını sağlamak. İznik’in maneviyatını yaşatmak ama bu yaşatmayı Türkiye’nin egemenliğinden bağımsız bir sürece dönüştürmemek. Unutulmamalı: Bu topraklarda kutsallık sadece dualarla değil, bayrakla da korunur.

Papa’nın “İznik’e gidin” talebi, romantik bir Orta Çağ hayalinin bugünkü diplomatik kodudur. Bir nevi ruhani Schengen Vizesidir. Bizim gözümüzde kabak tatlısı, onların gözünde jeopolitik tatlılığı olan bir alandır.

İşte bu yüzden, bu ülkenin her karışında “manevi diplomasi” adı altında yürütülen girişimlere karşı uyanık olmak, sadece bir devlet görevi değil; bir milli refleks olmalıdır.

Çünkü bu topraklar sadece dua edilen değil, dua edilerek alınmaya çalışılan topraklardır.