Modacı Binnur Çaydaş ile sadece sektör değil yaşayan kültür olan modayı, trendleri, stili, modada doğru bilinen yanlışları ve daha birçok konuyu konuştuk.
Tuba Ünsal’ın başrolünde olduğu ‘Son Bölüm’ adlı dikey dizi projesinde styling olarak siz de vardınız. Çekimler Alanya’da ve 1 ay sürmüş. Mesleğinizle iç içe ama farklı bir alanda olmak nasıl bir deneyimdi?

Kendi koleksiyonlarımda daha özgür bir alanım var ama bu projede bir karaktere hizmet ediyorsunuz. Onun duygusu, sahnesi, hikâyesi… Hepsi styling’i doğrudan etkiliyor. Bu da bana mesleğimin ne kadar çok katmanlı olduğunu bir kez daha hissettirdi. Tuba Ünsal ile aynı projede olmak benim için sadece bir iş değil, bir deneyimdi. ‘Son Bölüm’ benim için tam olarak buydu; modanın sahnede, hikâyeye dönüşmüş hali.
TRENDLER GELİP GEÇER, STİL KALIR!
Kiminin yeniyi takip etmek kiminin kendine yakışanı tercih etmesi olarak tanımladığı moda, sizin için ne ifade ediyor?
Bana göre moda son yıllarda tam bir tekstil endüstrisi. Önemli olan bu kapitalizm dayatmasına karşı kendimize karşı duruşumuz. Trendler gelip geçer ama stil kalıcıdır. Ben modayı, insanın kendini anlatma şekli olarak görüyorum. Kimi zaman sessiz ama çok güçlü bir dil. Yeniyi takip etmek de, kendine yakışanı seçmek de modanın bir parçası… Ama asıl mesele, o parçaların içinde kendin olabilmek. Çünkü stil; trendlerden değil, karakterden doğar.
MODA TEK MERKEZLİ OLMAKTAN ÇIKIP ÇOK SESLİ BİR KÜLTÜRE DÖNÜŞTÜ!
Sadece sektör değil yaşayan kültür olan modanın, 1990’lı yıllardan günümüze olan dönüşümünü nasıl okuyorsunuz?
1990’lı yıllarda moda daha çok belirli merkezlerden çıkan ve dünyaya yayılan bir yapıdaydı. Trendler daha keskin, geçişler daha yavaştı. Bugüne geldiğimizde ise moda, tek merkezli olmaktan çıkıp çok sesli bir kültüre dönüştü. Dijitalleşme, sosyal medya ve hız kavramı modayı hem demokratikleştirdi hem de dönüştürdü. Artık sadece tasarımcılar değil, sokak, birey ve hatta anlık akımlar bile modanın yönünü belirliyor.
Peki bu farklı dönüşümlerde sizin önemsediğiniz…
Bu dönüşümün içinde benim en çok önemsediğim şey şu: moda hızlandı ama aynı zamanda anlam arayışı da derinleşti. Bugün insanlar sadece neyin trend olduğuna değil, neyin kendilerini yansıttığına, neyin sürdürülebilir olduğuna ve neyin bir hikâye taşıdığına bakıyor. Bu da modayı sadece bir sektör değil, gerçekten yaşayan bir kültür haline getiriyor.
MODA ARTIK SADECE GÖRÜNMEK DEĞİL, ANLAŞILMAK İSTENEN BİR DİL!

Bir zamanlar moda bizi dediğiyle yönlendirirken, şimdi bizler yönlendiriyoruz sanki! Ne dersiniz?
Aynen öyle. 90’larda moda bize ne giyeceğimizi söylerdi. Bugün ise biz modaya kim olduğumuzu anlatıyoruz. Zaman değişti, hız arttı, kurallar yıkıldı ama en kıymetli dönüşüm şu oldu: moda artık sadece görünmek değil, anlaşılmak isteyen bir dil. Yine de her ne olursa olsun o zamanlarda 90’ların müziklerindeki samimiyet melankolik, mutluluk ve coşkunun giysilere de yansıdığını atlamamak gerek.
Terzilik ve el işçiliğinden bugünlere uzanan, deneyim tasarımı ve dijital kimlikle buluştuğu modanın gidişatında neler ön plana çıkacak daha çok?
Artık bir tasarımın hikâyesi, kimliği ve kullanıcıyla kurduğu bağ çok daha önemli hale geliyor. Önümüzdeki süreçte en çok ön plana çıkacak şey; anlamı olan üretim olacak. İnsanlar sadece güzel görünen değil, kendilerini yansıtan ve bir değer taşıyan parçalarla bağ kurmak isteyecek. Bu noktada el işçiliği daha da kıymetlenecek çünkü benzersizliği temsil ediyor. Diğer yandan dijital kimlik ve deneyim tasarımı, modayı fiziksel sınırların dışına taşıyor. Artık bir tasarım sadece bedende değil, dijital dünyada da var olmak zorunda. Ama burada önemli olan denge… Teknoloji, zanaatın önüne geçmemeli; onu görünür kılmalı.
Geleceğin modasında neler önemli olacak diye soracak olursam…
Benim bakış açıma göre geleceğin modasında en güçlü üç şey olacak; özgünlük, bilinç ve bağ kurabilme gücü. Çünkü insanlar artık ne giydiğinden çok, neden onu giydiğini önemsiyor.
TASARLANAN KIYAFET DEĞİL; BİR DURUŞ, BİR YAŞAM BİÇİMİ!

Sadece kıyafet değil yaşam tarzı da tasarlanmasıyla ilgili düşünceleriniz neler?
Ben hiçbir zaman sadece kıyafet tasarladığımı düşünmedim. Aslında tasarlanan şey, bir duruş, bir yaşam biçimi. Çünkü bir insanın ne giydiği; nasıl düşündüğünden, nasıl hissettiğinden ve hayata nasıl baktığından bağımsız değil. Bu yüzden moda, tek başına bir ürün değil; bir bütünün parçası. Yaşam tarzı tasarımı dediğimiz şey de tam olarak burada başlıyor. Benim için önemli olan, kişinin kendine ait bir çizgiye sahip olması. Trendlerle şekillenen değil, kendini tanıyan ve neyi neden seçtiğini bilen bir duruş… Kıyafet de bu duruşun en görünür hali. Günümüzde insanlar artık sadece iyi görünmek istemiyor, iyi hissetmek ve kendini ifade etmek istiyor. Bu da modayı doğrudan yaşamın içine taşıyor. Mekânlardan alışkanlıklara, dokunduğumuz kumaşlardan kurduğumuz ilişkilere kadar her şey bir bütün haline geliyor.
Çalıştığınız insanlar ve kurumlar için onlardan önce kendinize sorduğunuz ilk soru ne oluyor genelde?
Ben tasarım yaparken sadece ‘Nasıl görünür?’ diye sormuyorum. ‘Bu kişi bu parçanın içinde nasıl hisseder, nasıl yaşar?’ sorusu benim için daha önemli. Çünkü gerçek stil, giydiğin şey değil, yaşadığın şeydir.
TASARIMIN BİR RUHU YOKSA STRATEJİ ONU BÜYÜTEMEZ!
Günümüzde tüketicilerin ürün değil hikaye aldığını göz önünde bulundurursak; tasarım, strateji, iletişim gibi bileşenlerin buluştuğu zincirin öncelikli ve etkili durumunun neler olduğunu söylersiniz?
Bugün insanlar gerçekten ürün satın almıyor, bir anlam satın alıyor. Ama burada kritik olan şu: Hikâye anlatmak tek başına yeterli değil, o hikâyenin gerçek olması gerekiyor. Tasarım, strateji ve iletişim aslında birbirinden ayrı değil; aynı fikrin farklı yüzleri. Eğer tasarımın bir ruhu yoksa, strateji onu büyütemez. Eğer strateji doğru kurulmamışsa, en iyi tasarım bile görünmez kalır. İletişim ise bu ikisinin doğru şekilde hissedilmesini sağlar. Bence bu zincirde en öncelikli olan şey tutarlılık ve samimiyet. Çünkü tüketici artık çok bilinçli. Yapay olanı çok hızlı fark ediyor. Bu yüzden anlatılan hikâyenin; tasarımla, kullanılan malzemeyle, marka diliyle gerçekten örtüşmesi gerekiyor.
Adından söz ettirmek isteyen markalar bunu ne yaparak başarıyor?
Etkili olan markalar, sadece ne sunduğunu değil, neden var olduğunu net şekilde ortaya koyabilenler. Ve bu neden, her noktada hissedilmeli… Bir ürüne dokunduğunuzda da, bir içeriği gördüğünüzde de, o markayla karşılaştığınız her anda aynı duyguyu alabilmelisiniz. Benim için güçlü bir marka; sadece güzel tasarımlar yapan değil, kendi hikâyesini tutarlı bir şekilde yaşatandır. Çünkü hikâye anlatılmaz, hissedilir.
GERÇEK STİL; NEYİN MODA OLDUĞUNA BAKARAK DEĞİL, NEYİN SANA AİT OLDUĞUNU FARK ETTİĞİNDE OLUŞUR!
Kişinin giyim konusunda kendi tarzını oluşturması için nelere öncelik ve önem vermesi gerekiyor?
Kendi tarzını oluşturmak aslında dışarıdan değil, içeriden başlayan bir süreç. İnsanlar çoğu zaman neyin moda olduğuna bakarak ilerliyor ama gerçek stil, neyin sana ait olduğunu fark ettiğinde oluşuyor. Burada en önemli öncelik kendini tanımak. Vücut yapını, yaşam tarzını, içinde neyin seni iyi hissettirdiğini bilmeden oluşturulan bir stil, sürdürülebilir olmaz. Çünkü stil, sadece iyi görünmek değil; içinde rahat ve güçlü hissetmektir. İkinci olarak, sadeliğin gücünü anlamak gerekiyor. Çok parça, çok detay değil; doğru parça, doğru duruş… Stil çoğu zaman çıkarmayı bilmekle ilgili. Ve en önemlisi, taklitten uzak durmak. İlham almak başka, başkası olmak başka. İnsan kendine yakışanı seçtiğinde zaten fark yaratır. Benim bakış açıma göre stil; zamanla oturan, gelişen ama özü değişmeyen bir şey. Çünkü gerçek tarz, giydiğin kıyafetlerden önce senin duruşundur.
Modada doğru bilinen yanlışlar nelerdir peki?
Modada en büyük yanlış, stilin dışarıdan inşa edildiğini düşünmek. Oysa stil, içeriden başlar. Başkasına yakışanı kendine uyarlamaya çalışmak, en sık yapılan hatalardan biri. Bir diğer yanlış da, trendleri takip etmenin iyi giyinmek sanılması. Dediğim gibi trendler gelip geçer ama stil kalır. Her trend, herkes için doğru değildir. Önemli olan, trendi değil kendine yakışanı seçebilmek. Çokça karşılaştığım bir diğer konu da pahalı olan iyidir algısı. Oysa bir parçanın değeri, fiyatından çok; duruşu, kumaşı ve sana kattığı hissiyatla ölçülür. Ve belki de en önemlisi; konfor ile şıklığın zıt olduğu düşüncesi. Doğru tasarımda ikisi birbirini tamamlar. İnsan kendini iyi hissetmediği bir şeyin içinde gerçekten iyi görünemez. Modadaki en büyük yanlış; başkası gibi olmaya çalışmak.
Çünkü stil, en güçlü halini ancak kendin olduğunda bulur.
ZARAFET; KENDİNİ İSPAT ETMEYE ÇALIŞMAZ, DETAYLARDA SAKLIDIR!
Zarafet göze batmak değil, akılda kalmaktır’ diyor Armani. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz?
Bu söz, zarafetin en doğru tanımlarından biri. Göze batmak geçicidir, akılda kalmak ise bir etki bırakmaktır. Ben zarafeti hiçbir zaman abartıda görmedim. Zarafet, kendini ispat etmeye çalışmayan bir duruştur. Sessizdir ama güçlüdür. Ve çoğu zaman detaylarda saklıdır. Bugün birçok şey daha çok görünmek üzerine kurulu ama gerçek etki, ölçüyü bilmekten gelir. Ne zaman geri duracağını, neyi vurgulayacağını bilmek… İşte zarafet tam olarak burada başlar. Benim için zarif bir kadın; dikkat çekmeye çalışan değil, zaten fark edilen kadındır. Çünkü onun bir dengesi, bir bütünlüğü vardır. Kıyafeti, tavrı, enerjisi birbirini tamamlar. Bu yüzden zarafet, sadece ne giydiğinle ilgili değil; nasıl taşıdığınla ilgilidir. Ve gerçek zarafet, kendini anlatmadan da anlaşılabilendir.
VİTRİNDE KELİMELERDEN ÖNCE DUYGULAR KONUŞUR!

Vitrini, bir markanın nefesi olarak düşündüğümüzde, bir marka vitrininde neler anlatmalı?
Bir vitrini ben her zaman markanın nefesi olarak görürüm. Çünkü ilk temas orada başlar; hatta çoğu zaman kelimelerden önce duygular konuşur. Bu yüzden bir marka vitrini sadece ürün sergilememeli, bir hikâye hissi vermeli. İnsan o vitrinin önünden geçtiğinde ‘Burada ne anlatılıyor?’ sorusunu değil, ‘Burada ne hissediliyor?’ sorusunu sormalı. Vitrin; markanın karakterini, estetik duruşunu ve dünyaya bakışını yansıtmalı. Aşırı kalabalık değil, bilinçli bir sadelik içinde olmalı. Çünkü sadelik çoğu zaman en güçlü ifadedir. İyi bir vitrin; dikkat çekmek için bağıran değil, insanı içine çeken vitrindir. Işık, doku, boşluk ve form… Hepsi bir arada bir ritim oluşturmalı. Ve en önemlisi; vitrinde görünen şey sadece ürün değil, o markanın ruhudur. Eğer o ruh doğru aktarılırsa, insan sadece bakmaz, durur.
HAYATIN BİR YANSIMASI DEĞİL, HAYATLA SÜREKLİ DİYALOG HALİNDE OLAN BİR ALANDIR MODA!
Yaşama yön veren moda ile hayatın ortak noktalarını sorsam…
Hayat da moda da sürekli bir değişim içinde. Dönüşüyor, yenileniyor, bazen sadeleşiyor bazen güçleniyor. Ama ikisinde de ortak olan şey; denge arayışı. İnsan hem hayatta hem giyimde kendini ifade etmeye, ait hissetmeye ve anlam yaratmaya çalışıyor. Moda bana göre hayatın hızını ve ruh halini görünür kılan bir dil. Bazen bir dönemin duygusunu, bazen bir insanın iç dünyasını dışarıya taşıyor. Hayat nasıl değişiyorsa, moda da onu takip ediyor; ama bazen de moda, hayatın önüne geçip ona yön veriyor. Ortak nokta şu: ikisi de insanla ilgili. İnsan değiştikçe stil değişiyor, yaşam biçimi değişiyor. Ama özünde hep aynı şey kalıyor; kendini anlatma ihtiyacı. Ben modayı hayatın bir yansıması değil, hayatla sürekli diyalog halinde olan bir alan olarak görüyorum. Ve bu diyalog ne kadar samimi olursa, ortaya çıkan şey o kadar kalıcı oluyor.
Moda konusunda yapılan neler, hangi durumlarda dezavantaja dönüşür?
Moda dünyasında yapılan birçok şey aslında doğru niyetle başlıyor ama yanlış kurgulandığında dezavantaja dönüşebiliyor. Bence en büyük risk, hız ve yüzeysellik. Sürekli üretme baskısı, tasarımın ruhunu zayıflatıyor. Bir parça sadece yetiştirilmek için üretiliyorsa, o artık tasarım olmaktan çıkıp ürüne dönüşüyor. Bir diğer dezavantaj, hikâye ile gerçeklik arasındaki kopukluk. Markanın anlattığı şey ile sunduğu ürün örtüşmüyorsa, bu durum güveni zedeliyor. Bugün tüketici bunu çok hızlı fark ediyor. Ayrıca aşırı trend odaklı olmak da bir zayıflık yaratıyor. Çünkü trendler değiştikçe marka da sürekli yön değiştirmek zorunda kalıyor ve bu da kimlik kaybına neden olabiliyor. Bir de en kritik konu; kendini tekrar etme ama gelişememe hali. Aynı çizgide kalmak güven verir ama ilerlemiyorsa markayı durağanlaştırır. Benim için moda, doğru yapıldığında çok güçlü bir ifade alanı. Ama denge kaybolduğunda, en güçlü görünen şey bile yüzeyde kalabiliyor. Önemli olan; üretmek değil, anlamlı üretmek.
CEMİL İPEKÇİ’Yİ İZLEDİĞİM AN, YÖNÜMÜ DEĞİŞTİREN FARK EDİŞTİ!

Sizin modayla tanışmanız, moda ve marka danışmanlığının mesleğiniz olacağı nasıl ve hangi olayla gerçekleşti?
Benim moda ile tanışmam aslında planlı ya da uzun bir süreç değildi. Lise son sınıftayken bir gün televizyonda Cemil İpekçi’yi izliyordum. O an bir tasarımcının sadece kıyafet yapan biri olmadığını, bir dünya kurduğunu fark ettim. Cemil İpekçi’yi izlediğim o an, benim için sadece bir izleme anı değildi; yönümü değiştiren bir fark edişti. O gün, moda benim gözümde sadece kıyafet tasarlamak değil, bir kimlik, bir duruş ve bir anlatı biçimi haline geldi. Onu izlerken sadece tasarımları değil, anlatım biçimi, duruşu ve kendine ait bir dili olması beni çok etkiledi. O anda içimde çok net bir şey oluştu; ‘Ben de bu dünyada var olmalıyım.’ Aslında kırılma noktası tam olarak buydu. Moda benim için bir meslek fikrinden önce, bir ifade alanına dönüştü. Sonrasında bu ilgi yavaş yavaş derinleşti; sadece tasarım değil, markaların nasıl bir kimlik oluşturduğu, nasıl bir hikâye anlattığı da ilgimi çekmeye başladı. O anın benim yolumu belirleyen ilk ciddi temas olduğunu söyleyebilirim. Çünkü bazen bir meslek; uzun planlarla değil, tek bir anlık fark edişle başlıyor.
Bir ilhamla başlayan ve bugün moda dünyasında geldiğiniz konuma, başarılı işlere açılan kapı…
Bugün geriye dönüp baktığımda şunu daha net görüyorum; bazen bir ilham, yıllar sonra gerçek bir karşılaşmaya dönüşür. Ve o karşılaşma, insanın kendi yolculuğunu daha da anlamlı kılar. Ben de ekranda izledikten yıllar sonra onunla tanışıp kendisiyle çalışma fırsatım oldu. Hatta onun üretici firması oldum, bu benim için hayatımın en önemli noktalarından biri.
Cemil İpekçi ile çalışmak peki?
Yıllar sonra hayatın beni getirdiği noktada, Cemil İpekçi ile yollarımızın kesişmesi ve onun işleri üzerinde çalışma fırsatı bulmam, benim için çok daha derin bir anlam taşıdı. Bir zamanlar televizyondan izlediğim bir ismin, yıllar sonra tasarımlarının bir parçası olmam, mesleğin sadece bir hedef değil, aynı zamanda bir yolculuk olduğunu bana yeniden hatırlattı. Bu süreç benim için sadece profesyonel bir deneyim değil, aynı zamanda içsel bir tamamlanmaydı. İlham aldığım bir ismin dünyasına bu kez dışarıdan bakan değil, o dünyanın içinde üretim yapan biri olarak dahil olmak, mesleki bakışımı da olgunlaştırdı.
Yakın gelecekte yapmak istedikleriniz arasında neler var?
Yakın gelecekte en önemli hedefim, danışmanlık verdiğim markalara devam ederken kendi markamı sadece ürün üreten bir yapıdan çıkarıp daha bütüncül bir deneyim alanına dönüştürmek. Moda benim için artık sadece koleksiyon hazırlamak değil, bir dünya kurmak. Bu yüzden markamın çatısı altında hem tasarım hem de marka danışmanlığı tarafını daha stratejik bir yapıya oturtmak istiyorum. Markaların sadece görünür değil, gerçekten anlamlı bir kimlik inşa etmesine katkı sağlamak önceliklerim arasında. Aynı zamanda uluslararası alanda daha görünür olmak, farklı kültürlerle temas eden projeler üretmek de hedeflerimden biri. Çünkü moda, yerel olduğu kadar evrensel bir dil. Bunun dışında en çok önemsediğim şeylerden biri de üretim tarafında kalite ve hikâye derinliğini daha da güçlendirmek. Daha az ama daha anlamlı parçalar üretmek… Bu benim için bir yön değil, bir duruş. Kısacası yakın gelecekte yapmak istediğim şey; daha çok görünmek değil, daha doğru ve daha kalıcı bir iz bırakmak.