☰
✕

Ruh salatası

İnsanın içinde birbirine karışan ne çok şey var, değil mi? Bir yandan mutlu olmak isterken diğer yandan hiçbir şey yapmak istemiyoruz. Bir yandan sevdiklerimizi özlerken diğer yandan kimseyle görüşmek istemiyoruz. Mevcut durumdan sıkılıyor ama düzenimizi değiştirmek istemiyoruz. Anlaşılmak istiyor ama kendimizi anlatmaya üşeniyoruz. Konuşsak olmuyor, sussak gönül razı değil. İçimizde sanki bir duygu pazarı var da bir tezgâhtan “Hayat kısa!” diye bir ses yükselirken diğeri emekliliğe kaç yıl kaldığını soruyor. Umut, endişe, beklenti, kırgınlık, belirsizlik… Hepsi aynı tabağın içinde harmanlanmış şekilde duruyor; üzerine eklenen bir tutam öfke, hırs, belki başkalarının hayatından devşirilmiş yetersizlik duygusu serpiştirilmiş olarak… Oysa bu harmanın tüm malzemelerini, tüm duygularını biz seçmiyoruz. Bir kısmı öğrendiklerimizden, bir kısmı toplumdan, bir kısmı kendi ilişkilerimizden, geçmiş deneyimlerimizden geliyor.

Günümüz dünyasında sabah gözümüzü açar açmaz telefon ekranındakiler hayatımıza giriş yapıyor. Kendimize “Günaydın!” demeden başka yüzleri görüyoruz. Biri tatile gitmiş, biri ödül almış, biri en yakın arkadaşıyla kahve keyfinde. Güne başladığımızı sanırken başkalarının belki çoktan başlamış ya da bitmiş gününe uyanıyoruz. Sonra içimizdeki ses bize “Kalk yüzünü yıka, işe geç kalacaksın!” diyor. O birkaç dakikalık uyanma mesaisi, mevcut hayatımızı sıradanlaştırabiliyor.

İnsanın çelişkili ve zıt duygulara ve düşüncelere aynı anda sahip olması çok normal bir durumken biz kendimizi tek ve iyi bir duyguda kalmaya zorluyoruz. Oysa sevdiklerimize kızabilir, verdiğimiz karardan dönebilir, evin dekorunu değiştirip sonra vazgeçebiliriz. Gitmek de kalmak da zor gelebilir. Çünkü tek bir duyguya sahip sabit varlıklar değiliz. O tabakta harmanlanan her malzeme, bir arada durdukça birbirini nasıl etkiliyorsa içimizde aynı anda taşıdığımız farklı duygular da birbirini etkiliyor.

Birlikte ama ayrı

Mesele bir arada olanlarla değil bu bir aradalığı kabul edememekle başlıyor. Her bir malzemenin kendi lezzetini o harmana katması gibi her duygunun da ne anlatmaya çalıştığını, zihnimizde ve kalbimizde diğerleriyle birlikte nerede durduğunu fark edebilmek gerekiyor. Hissettiğimiz duyguların gerçekten bize ait olup olmadığı, isteklerimizin ihtiyaçlarla uyumu, kendimizi tanımamızla anlam kazanıyor. İnsan olmak sadece güzel duygulara sahip olmaktan ibaret olmadığı gibi kötü duygular da bizi kötü bir insan yapmıyor. Bir duyguya sahip olmakla o duygunun bizi yönetmesine izin vermek aynı şey olmuyor.

Duygusal farkındalık; öfkenin, endişenin, umudun ve nice duygunun kendine ve bize has olduğunu görebilmektir. Kendinize şunu sorun: “En son ne zaman kendi hayatımdan bir tat aldım?” Bu sorunun cevabını verebiliyorsanız, ne âlâ! Veremiyorsanız, belki de o harmana güzel soslar, güzel duygular eklemenizin zamanı gelmiştir.