Kıbrıs politikaları, yakın dönemin en tuhaflarından birini oluşturmaktadır. Dini, dili, ırkı ayrı olan iki ulus, yarım asırdır kendi egemen devletlerine sahip olduğu halde, sadece Hristiyan batı değil Müslüman veya Türk devletlerinin de önemli bir kısmı Türklerin Rum kesimine katılmasını savunmaktadırlar. Halbuki Çekoslovakya’yı oluşturan aynı etnik kökenden gelen, aynı kiliseye mensup Çeklerin ve Slovakların bir gecede ayrı devletler haline gelmeleri saygıyla karşılanmıştı. Kıbrıs’taki bu ucube durumun teşkilinde ve devamında Türkiye’nin de ihanet derecesinde yanlışları olmuştur. 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecine giden yol ile yakın geçmişte yaşananlar dikkate alınmadan ulu orta nutukların çözümsüzlüğü beslediği gerçeğini de görmek gerek.
Antik çağlardan itibaren Kıbrıs’ın siyasi tarihi ve etnik yapısı, ortasında bulunduğu Afrika, Ortadoğu ve Anadolu’nun bileşkesi durumundadır: Mısır, Pers, Roma, nihayet İslami fetihler, Osmanlı, İngiliz sömürgesi, bağımsız cumhuriyet ve günümüzdeki bölünmüş yönetim.. Etnik yapısı, siyasi gelişmelerle değişmekle beraber Osmanlı’nın son döneminde %75 Türk ve %25 Rum civarında seyretmiştir. 1878 Berlin Kongresi’yle İngiltere’ye kiralanan adanın Birinci Dünya Savaşı’nda ilhakı tanınmamış, Lozan Antlaşması’yla İngiltere’ye bırakılmıştır.
Günümüzde adanın etnik yapısında Rumlar oldukça ağırlıklıdır. Kıbrıs Türkleri ilk fırsatta İngiltere’ye giderken 1974 sonrasında Anadolu’dan önemli miktarda Türk göçü gerçekleşmiştir. Geçen süre zarfındaki müzakerelerde yerli-göçmen ayrımına karşın Rauf Denktaş’ın tespiti anlamlıdır: “Kıbrıs’ın yerlisi sadece eşeklerdir.” Yani Türkler gibi Rumlar da adaya sonradan gelmişlerdir. Bununla beraber Kıbrıs’ın Rumlaşmasında Türkiye’nin ihanet derecesinde yanlışları bulunmaktadır.
Lozan’da imzalanan mübadelede Türkiye’deki Rumların Yunanistan’a, Yunanistan’daki Türklerin Türkiye’ye göçmesi kararlaştırılmıştı. Uygulamada Ortadoks Türklerin de Rum sayılması, Türk olmayan Türkçe bilmeyen Müslümanların Türkiye’ye zorla göç ettirilmesi ayrı bir konudur. Fakat özellikle Karadeniz’deki Rumların Türkiye’nin desteğiyle Kıbrıs’a, Kıbrıs’taki Türklerin de Türkiye’ye göç ettirilmesi, stratejik vehametlerdendir. Adanın Rumlaştırılmasını hızlandıran bu yanlış, son derece etkili olmuştur. Sonraki yıllarda da Türklerin Türkiye veya başka ülkelere göçü devam ederken Yunanistan’dan Rumlar Kıbrıs’a yerleşmiştir. 1974 sonrası müzakerelerde nüfus oranı temelli iddiaların mesnedini bu stratejik hatalar oluşturmaktadır.
Rumların sömürge yönetimine karşı isyanları üzerine İngiltere, 1960 sözleşmeleriyle kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti sayesinde ortak egemenlik formülüyle adadaki üslerini garanti altına almıştır. Bununla beraber günümüzde adadaki Türk varlığını ve egemenliğini sonlandırma stratejilerini İsrail, ABD, Fransa ve Yunanistan ile birlikte İngiltere de desteklemektedir. Bu süreçte Siyonist lobinin gücü baskın gelmektedir. Kıbrıs’ın “Arz-ı Mev’ud” kapsamındaki iddialar ve stratejiler geniş bir konudur.
1960 Anayasası ile kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin temellerini Makarios önderliğindeki Rumlar yıkmıştır. Bununla beraber Makarios’un hedefi, adada kendi krallığını kurmak iken EOKA örgütleşmesi “Megali İdea”nın parçası Enosis’i, Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamayı hedeflemekteydi. Nitekim 1974 EOKA darbesi üzerine Makarios İngiliz üssüne sığınarak canını kurtarabildi. Darbecilerin lideri Enosis savunucusu Nikos Sampson, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin lağvedildiğini, Kıbrıs Helen Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilan etti. Burada önemli husus, 1960’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Yunanistan ve darbecilerin ortadan kaldırdığıdır.
Türkiye’nin Barış Harekâtı, uluslararası hukukun verdiği görev ve yetki çerçevesinde gerçekleşmiştir. Bu harekât sonucu sadece adadaki Türklere karşı soykırım durdurulmamış, Enosis karşıtı Rumlar da kurtarılmış, nihayet Yunanistan’daki albaylar cuntası çökertilerek demokratik yönetime dönülmüştür. Bununla beraber yakın dönemin fahiş yanlışlarından biri yapılmıştır: Türkiye’nin kontrolünde kurulan devletin adı Kıbrıs Cumhuriyeti değil de KTFD olarak belirlenmiş, “Kıbrıs Cumhuriyeti” Rumlara bırakılmıştır. Barış Harekâtı ne kadar başarılı, anlamlı ve önemli bir karar ise “Kıbrıs Cumhuriyeti” adını Rumlara bırakmak o kadar yanlıştı. Öte yandan bu harekât ile kazanılan, vakıf statüsündeki Maraş’ın o günden bugüne iskâna açılmaması, Rumlara kazanılmış bir hak olarak kenarda bekletilmesi yanlışlıklar zincirinin devamıdır.
Barış Harekâtı sonucu Kıbrıs Türkü, resmi belgeli tek örnek durumundaki Akritas Planı kapsamında yok olmaktan kurtarılmıştır. Bununla beraber geçen süre içerisinde Türkiye garantörlüğünde izole bir toplum yerine Rumlarla işbirliği tercih edilmektedir. Yarım asırlık müzakereler, yaşlılarda dahi hafıza kaybına yol açmıştır. Ekonomisi önemli ölçüde kumar turizmine dayanmakta olan halk, bir şekilde uzlaşma ile AB üyesi GKRY sayesinde müreffeh ve özgür bir dönem hayal etmektedirler. Bununla beraber yakın dönemde dahi nice soykırımlara Avrupa devletlerinin destek verdiklerini, göz yumduklarını unutmayı tercih etmektedirler. Rumlara teslimiyet anlamına gelen ham hayal, genç nüfusta daha yaygınlaşmaktadır.
Türkiye dışında hiçbir devlet tarafından tanınmayan Kıbrıs Türklerinin çoğunluğu GKRY pasaportuyla yurt dışına çıkmayı seçerken TC pasaportlular azınlıkta kalmaktadır. Toplam nüfus içindeki oranı az olmakla birlikte çocuklarını, kilise programıyla yürüyen Rum okullarında okutanlar, hatta Rum ismi koyanlar, Ortodokslaşanlar gittikçe artmaktadır. Buna karşın KKTC, Tevhid-i Tedrisat uygulamalarıyla Kur’an-ı Kerim öğrenmenin imkânsız olduğu ender ülkelerdendir. Bu gerçekler dikkate alındığında Türkiye’den, “şu adaya değil de bu adaya oy veriniz” direktiflerinin tam tersi etkisinin olacağının bilinmesi gerekirdi. KKTC’nin Türkiye’nin vilayeti olması söylemleri, sadece uluslararası hukuk açısından Türkiye’yi zor durumda bırakmaz, Kıbrıs Türkünü Türkiye’den uzaklaştırır; Siyonist veya Rum sempatizanlığını güçlendirir. Kıbrıs Türkünün Türkiye’deki ekonomik ve siyasal manzaraya gıptayla bakmadıkları da herkesin malumudur. Her ne kadar birçok bakımdan Türkiye’ye bağımlı olsalar da.
KKTC ilanı sonrasından günümüze uluslararası hukuk açısından da sorunsuz olan bu devletin tanınmaması için gerekli adımların atılmaması önemli stratejik ihmallerdendir. Çeyrek asırlık Karabağ işgalinden Türkiye sayesinde kurtulan Azerbaycan nezdinde dahi böyle bir girişimin yapılmaması veya sonuç alınamamış olması vahim bir durumdur. KKTC yeni başkanının Türkiye’nin imzası olmadan sakıncalı bir süreci başlatamayacağı, Türkiye’nin hukuk zemininde yapması gerekenleri ihmali meşru kılmaz.