Bazı ölümler yalnızca bir insanın hayatını bitirmez.
Bir dönemi de kapatır.
Bir karakteri, bir sesi, bir bakışı, yıllarca evimizin salonunda bize eşlik etmiş bir yüzü de alıp götürür.
Serhat Kılıç'ın ölümü biraz böyle bir veda.
Onu milyonlarca insan “Seksenler” dizisinin Ergun Plak'ı olarak tanıdı. Kimi onu tiyatro sahnesinden, kimi sinema filmlerinden, kimi televizyon programlarından hatırladı. Kimi ise yalnızca ekran karşısında yarattığı o kendine özgü karakterle sevdi.
Şimdi Ergun Plak yok.
Serhat Kılıç yok.
Ve Ankara toprağı 51 yaşında bir sanatçıyı sonsuzluğa uğurladı
Ama geride çok daha büyük bir soru bırakıyor:
Biz sanatçılarımıza yaşarken mi değer veriyoruz, yoksa öldüklerinde mi hatırlıyoruz?
Serhat Kılıç'ın ölüm haberi 5 Eylül'de geldiğinde Türkiye'nin büyük haber kuruluşları peş peşe gelişmeyi duyurdu. ve daha pek çok yayın organı haberi sayfalarına taşıdı. Ardından anma töreni, son görüntüler ve soruşturmayla ilgili gelişmeler de haberleştirildi.
Yani Serhat Kılıç'ın ölümü, yalnızca bir magazin haberi değildi.
Bir sanatçının kaybıydı.
Ve bu yüzden haber değeri taşıyordu.
Fakat tam da burada gazeteciliğin ince çizgisi başlıyor.
Bir insan öldüğünde, geride kalanların acısı ile kamuoyunun haber alma hakkı arasında bir sınır vardır.
O sınır bazen birkaç santimdir.
Bazen bir fotoğraf karesi.
Bazen bir güvenlik kamerası görüntüsü.
Bazen de “son görüntü” başlığı altında milyonlara servis edilen bir görüntü...
Serhat Kılıç'ın ölümünden sonra son görüntülerinin ve olayla ilgili ayrıntıların peş peşe gündeme gelmesi, ister istemez bu soruyu yeniden önümüze koydu:
Bir sanatçının ölümünü haber yapmakla, onun mahremiyetini tüketmek arasındaki çizgiyi nerede çekiyoruz?
Benim için cevap çok açık.
Haber yapılmalı.
Ama insanın onuru korunmalı.
Ölümünün nedeni kesinleşmemiş bir sanatçının ardından, soruşturma dosyasındaki ihtimaller üzerinden hüküm kurulmamalı.
Nitekim Serhat Kılıç'ın ölümünde de süreç henüz tamamlanmış değil. İlk incelemelerde vücudunda darp, kesi veya yara izine rastlanmadığı aktarılırken, ölüm kayıtlara “şüpheli ölüm” olarak geçti ve kesin ölüm nedeninin belirlenmesi için adli süreç yürütüldü.
İşte gazetecilik tam burada başlar.
“Şüpheli ölüm” başka şeydir.
“Ölüm nedeni budur” demek başka.
Aradaki fark küçücük görünür ama gazeteciliğin namusudur.
Serhat Kılıç'ın hayatının son günlerine ilişkin çeşitli iddialar ve ifadeler de basına yansıdı.
Ben bu yazıda bunları didiklemeyeceğim.
Çünkü bir insanın ardından söylenecek en kolay şey, onun ölümünü merak konusu haline getirmektir.
En zor olan ise hayatını hatırlamaktır.
Ben Serhat Kılıç'ı oradan hatırlamak istiyorum.
Ergun Plak'tan.
O kendine özgü tavrından.
Sahneden.
Ekrandan.
Tiyatrodan.
Ve izleyicide bıraktığı gülümsemeden...
Çünkü sanatçının gerçek mirası, ölümünün nasıl gerçekleştiği değil; hayattayken insanlara ne bıraktığıdır.
Serhat Kılıç'ın cenaze töreninde meslektaşlarının anlattıkları da aslında bize bunu gösterdi. 7 Eylül'de Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde düzenlenen törende ailesi, dostları ve sanat dünyasından isimler bir araya geldi. Kılıç'ın fotoğrafları ve rol aldığı oyunlardan görüntüler eşliğinde bir veda gerçekleştirildi.
Perde kapandı.
Ama bazı oyuncular için perde gerçekten kapanmaz.
Çünkü onların sesi bir replikte, yüzü bir sahnede, karakteri bir dizide yaşamaya devam eder.
Serhat Kılıç da onlardan biri.
“Seksenler”in Ergun Plak'ı olarak hafızalara kazınmasının nedeni yalnızca iyi bir karakter yaratmış olması değildi.
İzleyiciye kendisinden bir parça bırakmıştı.
Bugün Ankara'da toprağa verilirken belki de en çok bunu düşünmemiz gerekiyor.
Bir sanatçı öldüğünde Google'da adı yükseliyor.
Sosyal medyada binlerce paylaşım yapılıyor.
Eski görüntüleri yeniden dolaşıma giriyor.
Herkes onunla ilgili bir şey söylüyor.
Fakat sanatçı hayattayken aynı ilgiyi gösterebiliyor muyuz?
İşte asıl mesele bu.
Ölünün ardından konuşmak kolaydır.
Zor olan, yaşarken kıymet bilmektir.
Serhat Kılıç'a bugün düşen son görevimiz de budur:
Onu ölümünün şüpheli ayrıntılarıyla değil, sanatının bıraktığı izlerle hatırlamak.
Ergun Plak'ı son kez sahneden uğurlarken, Serhat Kılıç'ın hayatına yakışan cümleyi de biz kuralım:
Perde kapandı Serhat Kılıç.
Ama alkış bitmedi.
Huzur içinde uyu Ergun Plak.