Silahlandırılmış Beceriksizlik: Devlet, Toplum ve Sorumluluk İlişkisi Üzerine Bir Sitem

Beceriksizlik mi?

Türkiye’de bir afet yaşandığında ilk refleksimiz genellikle bellidir: halk organize olur, sosyal medyada yardım çağrıları yapılır, gençler kürekle enkaz altına girer, gönüllüler yangın söndürme tüpü, onu bulamayan damacanayla ormana koşar. Patlamış lastiğini umursamadan Traktörü ile su taşıyan çiftçiler, pet su şişeleriyle depo dolduran vatandaşlar. Afetler farklı ama hep özne koşan, çabalayan aynı insanlar. Peki, bu durumun temelinde yatan şey sadece “yardımseverlik” midir? Yoksa daha derin, daha karmaşık bir toplumsal ilişki biçimiyle mi karşı karşıyayız?

Son yıllarda sıkça tartışılan bir kavram var: weaponized incompetence, yani silahlandırılmış beceriksizlik. Bu kavram ilk bakışta bireysel ilişkilerde karşımıza çıkıyor: Bir kişi, belirli görevleri yapamıyormuş gibi davranarak bu sorumluluklardan kaçıyor ve görev başkasına yükleniyor. Ancak mesele bireyle sınırlı değil. Silahlandırılmış beceriksizlik, kimi zaman devletin, kimi zaman büyük kurumların davranış biçimi haline gelebiliyor.

Türkiye’de devletin bazı alanlarda sorumluluktan geri çekilişi, toplumun bu boşluğu "gönüllülükle" dolduruşu acaba ne kadar doğru?

Silahlandırılmış beceriksizlik, özünde şu anlama gelir: Kişi veya kurum, bir işi yapamıyormuş gibi davranarak ya da işi sürekli kötü yaparak, o sorumluluktan kaçınır; böylece işi başkasının üzerine yıkar. Bu strateji, hem sorumluluktan kurtulmak hem de nihai karar ve kontrol gücünü elinde tutmak için kullanılır.

Bu kavram, toplumsal cinsiyet çalışmalarında sıkça geçer. Örneğin, bazı erkeklerin ev işlerini bilerek yanlış yapması, "beceremem" bahanesiyle bu işin sürekli kadınlara kalması gibi. Ancak bu psikolojik mekanizma, kurumlar ve devletler düzeyine çıktığında çok daha büyük sonuçlara yol açar.

Türkiye özelinde baktığımızda bu kavramın kamu yönetimi ve afet politikaları düzeyinde karşılık bulduğunu söylemek mümkün. Özellikle şu durumlar dikkat çekicidir:

Her Afette Toplumun Devreye Girmesi:
Maraş merkezli 2023 depremleri gibi büyük felaketlerde, AFAD’ın yetersizliği açıkça görülmüş, sivil toplum, bireyler, sanatçılar, gönüllüler hızlıca organize olmuştur. Koordinasyonsuzluk, geç müdahale, bilgi kirliliği gibi durumlar karşısında halk devreye girmiştir.

Devletin “Yapan”dan Çok “Yönlendiren” Rolüne Bürünmesi:
Kurumlar zaman zaman şu tutumu sergiler: “Biz işin büyük resmindeyiz; siz sahaya inin.” Bu durumda devlet, yardım toplamayı, lojistik destek sağlamayı, hatta yangın söndürmeyi halktan beklerken, kendisi sembolik bir koordinasyon rolü üstlenir.

Gönüllülüğün Kurumsal Boşluğu Doldurması:
“Milletimiz sağ olsun, bir oluyor, tek yürek oluyor” söylemi, çoğu zaman halkın devletten beklenen işlevleri üstlenmesini meşrulaştırmak için kullanılır. Oysa halkın omzuna binen yük, devletin yapması gerekenin üzerindedir.

Burada silahlandırılmış beceriksizlik devreye giriyor: devlet, bazı alanlarda “bilinçli biçimde” yetersiz kalarak, halkın refleksini bir güvenlik yastığı olarak kullanıyor. Böylece kriz büyümeden önce sosyal baskı hafifliyor, hesap sorulması gereken noktalar flulaşıyor.

Kültürel Arka Plan: Sadakat, Merhamet, Devlet Baba

Peki, neden Türkiye’de halk bu kadar kolayca devreye giriyor? Bunun arkasında kültürel ve tarihsel kodlar var. Devlet baba anlayışı, Türk toplumunda köklüdür. Devlet erişilmezdir, kutsaldır, eleştirmek dahi kolay değildir. Devletin zaafı, halkın gözünde çoğu zaman “yetersizlik” değil, “zamanı gelmemiş plan” olarak okunur. Merhamet ve dayanışma, özellikle Anadolu kültüründe güçlüdür. Komşusu açken tok yatmamak, misafirperverlik gibi değerler, afet zamanlarında toplumsal refleks haline gelir. Devlete rağmen halk dayanışması, özellikle 1980 sonrası neo-liberal politikalarla birlikte sosyal devletin geri çekilmesiyle artmıştır. 1999 depremi, bunun bir miladı sayılabilir.

Bu bağlamda Türkiye’de halk, devleti eleştirmek yerine kendi kendini örgütleme yoluna gidiyor. Bu da devletin üzerine düşen görevleri sürekli ihmal etmesine olanak sağlıyor. Toplumun duyarlılığı, devletin beceriksizliğini örtüyor.

Öğrenilmiş Yardımcılık ve Suçluluk Mekanizması

Bu durumun psikolojik bir yansıması da var: öğrenilmiş yardımcılık. Halk, geçmişte yaşanan felaketlerde "yardım etmezsek daha çok can yanar" gerçeğini gördükçe, refleks geliştirmiştir. Bu refleks zamanla kronik hale gelir. Bu da bireylerin kolektif sorumluluk duygusuyla, devletin yerini almaya çalışmasına yol açar.

Ayrıca, suçluluk mekanizması da çalışır: “Orada insanlar açken ben nasıl otururum?”, “Devlet gelmezse ben giderim.” Bu vicdani baskı, halkı daha hızlı harekete geçirirken, devleti geri planda bırakır.

Başka Ülkelerde Durum Nasıl?

Batı Avrupa ülkelerinde, örneğin Almanya veya İsveç gibi sistemlerde, afet planlamaları yıllık tatbikatlarla denenir. Kriz anında kimin ne yapacağı bellidir. Gönüllüler elbette vardır ama devletin görevi onlara liderlik etmektir, onların yerine geçmek değil.

ABD’de ise FEMA gibi kurumlar eleştirilse de büyük afetlerde federal düzeyde müdahale hızlıdır. Gönüllülerin rolü destekleyicidir, asli sorumluluk devlettedir.

Güney Kore gibi Asya ülkelerinde devlet, teknolojik destekle afet yönetimini merkezileştirmiştir. Yani başka ülkelerde, halkın rolü devletin boşluklarını kapatmaktan ziyade tamamlayıcı olmaktır.

Bu döngüden çıkmak için afetlere geç müdahale eden kurumlar neden geç kaldı? Kim hangi görevi yerine getirmedi? Bunlar açıkça tartışılmalı ve hesap verilmeli. Halkın iyi niyeti, kurumsal eksikleri örtmek için kullanılmamalı. Gönüllülük, kurumsal başarısızlığın bahanesi değil, desteği olmalıdır.

Afet Yönetiminde Kurumsallaşma gerçekleşmelidir. Her ilin, her ilçenin kendi afet yönetim senaryosu olmalı. Bu planlar halkla paylaşılmalı, tatbikatlarla canlı tutulmalıdır. Toplum, devlete koşulsuz bağlılık değil, koşullu güven duymalıdır. İyi yapılan işler takdir edilmeli, eksikler açıkça dile getirilmelidir.

Türkiye’de toplumsal dayanışma, her afette umut verici bir tablo çiziyor. Ancak bu tabloyu tekrar tekrar yaşamamız, sistemik bir sorunun varlığını gizleyemez.

Devletin görevi, halkın duyarlılığına güvenmek değil; bu duyarlılığı kurumsal güvenceye dönüştürmektir. Silahlandırılmış beceriksizlik stratejisi, kısa vadede krizi atlatmak için kullanılabilir. Ama uzun vadede, halkı yorar, güvensizlik yaratır ve kurumları içi boş birer sembole dönüştürür.

Gerçek çözüm, halk ile devletin rollerini netleştirmesi ve herkesin kendi sorumluluğunu layıkıyla yerine getirmesiyle mümkündür.