Siverek, Kahramanmaraş…

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın yaklaştığı şu günlerde… Siverek’te, ardından Kahramanmaraş’ta yaşananlar; bayramın ruhuyla yan yana geldiğinde içimizi daha da derinden sarsıyor. Çocuklara armağan edilmiş bir geleceğin eşiğinde, böylesi vakalarla karşılaşmak bize şunu hatırlatıyor: Bayramlar yalnızca kutlama değil, aynı zamanda sorumluluk hatırlatmasıdır.

Bu olayları yalnızca “asayiş” başlığı altında okumak, meselenin özünü ıskalamak olur. Çünkü bunlar, tekil sapmalar değil; derinleşen bir toplumsal çözülmenin yüzeye çıkan belirtileridir. Émile Durkheim’ın “anomi” olarak tanımladığı normsuzluk hâli, yani bireyin yönünü tayin eden değerlerin silikleşmesi, bugün özellikle gençler arasında daha görünür. Kuralların değil, anlamın kaybolduğu bir yerde; davranışlar da pusulasız kalır.

Bir çocuk gelişimi perspektifinden bakıldığında ise tablo daha da hassas. Çocuk, yalnızca biyolojik bir varlık değildir; aynı zamanda duygusal bir inşa sürecidir. Güvenli bağlanma kuramını ortaya koyan John Bowlby, erken dönemde kurulan ilişkilerin bireyin tüm yaşamına yön verdiğini söyler. Sevgiyle temas edemeyen, sınırla tanışamayan, görülmeyen çocuk; büyüdüğünde ya içe çöker ya da dışa taşar. Bugün sokakta karşılaştığımız öfke, çoğu zaman yıllarca ihmal edilmiş duyguların gecikmiş dilidir.

Ve belki de en sarsıcı olan noktalardan biri şu: Bazen bu kırılma, dışarıdan bakıldığında “her şeyin yerli yerinde” olduğu ailelerin içinden de çıkabiliyor. Eğitimli, belirli bir sosyal ve kültürel düzeye sahip olduğu söylenen bir ailede büyüyen bir çocuğun böyle bir eylemin parçası olması… Bu durum, meselenin yalnızca ekonomik ya da sosyo-kültürel yetersizliklerle açıklanamayacağını acı bir şekilde gösteriyor. Demek ki sorun, yalnızca imkân meselesi değil; duygusal temasın, değer aktarımının ve içsel denetimin ne kadar kurulabildiğiyle ilgili.

Dünyaya baktığımızda da benzer bir kırılma hattı görüyoruz. Savaşlar, göçler, ekonomik eşitsizlikler ve dijital çağın yarattığı kimlik dağılması… Tüm bunlar, bireyin zihninde ve kalbinde bir “yer duygusu”nun kaybına yol açıyor. Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” dediği bu çağda, hiçbir şey yeterince kalıcı değil; ilişkiler, değerler, hatta kimlikler bile. Bu akışkanlık, özellikle genç bireylerde derin bir köksüzlük hissi yaratıyor.

Ve köksüzlük, en çok yön arayan ruhları savurur. Bir çocuğun ya da gencin eline kalem yerine öfke geçiyorsa, orada yalnızca bireysel bir sorun değil; kolektif bir ihmal vardır. Eğitim sisteminden aile yapısına, medyadan sosyal çevreye kadar her katmanda, “insan yetiştirme” meselesi yerini “idare etme” alışkanlığına bırakmış durumda.

23 Nisan, çocuklara armağan edilmiş bir bayramdan öte; bir toplumun kendi geleceğine verdiği sözdür. Ve belki de bugün, en çok hatırlamamız gereken şey şu: Çocukları korumak, onları yalnızca hayatta tutmak değil; ruhlarını da onarmaktır. Çünkü bir toplum, çocuklarının iç dünyası kadar güçlüdür.