“Sofrada ki Sessizlik, Hayatta Gürültülü”

Kalabalığa karışmadan geçen hayatları gördüm kendi içinde hiçbir şey öğrenmeden kuru gürültüden sıyrılmış dört duvarı kısası bilenler gördüm sanki çıkarsa kaybolacak ne hayatın koşturmasına karışmış ne de tek başına karar verebilmiş neyi kaybettiğini bilmeden yetip gidenler dolu sofradan aç kalkan yedi lokma bile boğazına takılanlar. Nefes almadan çalışıp sofrada gözyaşları dışarı akmasın diye yutkunanlar sahi bu insanlar neden bunları yaşıyor dışardan bakınca bir sürü insanın özeneceği bir hayata tanık oldum. Özerklik veriliyormuş yazık edildiğini biliyor mu acaba?

Kalabalığın tam ortasında kendi sessizliğine çekilmiş hayatlar gördüm. Ne bir çığlıkları vardı ne de alkış bekleyen bir sahneleri. Kimi sabahın köründe kalkıp günün telaşına karışmadan çayını yudumlayarak sessizliğini içerdi, kimi de herkesin dilinde olan o “daha fazlası”nı hiç dile getirmeden, sahip olduklarını sayarak yetinmeyi öğrenmişti. Hayat, bazılarına sadece susmayı öğretmişti; konuşmayan, sorgulamayan, istemeyen bir kalabalık… Yalnızca var oluyorlardı. Yaşamakla yaşamak arasındaki farkı hiç bilmeden…

Dört duvar arasında büyüyen insanlar gördüm; bir avuç alana koca bir ömrü sığdıranlar… Onlar için dünya pencereden baktıkları kadardı. Ne sokakların kaosunu ne de hayallerin uçsuz bucaksızlığını tanıdılar. “Kısası bilmek” dedikleri şey aslında kendilerini uzun hikâyelerden men etmekti. Çünkü bir hikâyeye karışmak, tercih yapmayı gerektirirdi. Ve tercih, sorumluluk isterdi. Sanki bir seçim yapsalar hayatın ellerinden kayıp gideceğini düşündüler. O yüzden her şey yarım kaldı. Ne tam içindeydiler ne de dışındaydılar. Hayatın kenarından geçip gittiler, iz bile bırakmadan…

Ama en çok da sofralarda takılı kaldım. Dolu bir sofra, aç bir ruhun işaretini veriyordu bazen. Bir tabakta sekiz çeşit yemek vardı ama hepsi birden boğazda düğümleniyordu. Yediği lokmayı yutamayanlar vardı; çünkü midesi değil, kalbi doymuyordu. Kimi açlığını bastırmak için yutkunuyordu, kimi de gözyaşlarını bastırmak için… O sofralarda sessizlik hakimdi; ama o sessizlik, karnı tok insanların huzur sessizliği değil, içi konuşan insanların susturulmuşluğuydu. Orada “ellerine sağlık” diyen bir cümle bile, sadece gelenek icabıydı. Sofrada göz göze gelmemeye çalışanlar vardı; çünkü bakışlar çok şey anlatırdı, ama kimse duymak istemiyordu.

Ve sonra düşündüm: Neden yaşıyor bu insanlar böyle? Neden hayat onlara sadece dayanmayı öğretmiş, yaşamayı değil? Dışarıdan bakınca her şey yolunda gibi. Balkonlarda çiçekler, duvarlarda tablolar, dolaplarda ütülü gömlekler, telefonlarda aile fotoğrafları… Ama içeri girdiğinde bir kasvet çöker üzerine. Çünkü evin içinde sessizlik yankılanır. Kalpler, konuşmadan anlaşmayı öğrenmiş ama o anlaşma, sadece yıkılmamak için yapılan geçici bir anlaşmadır. Birbirlerine yük olmamak için yük edilen duygularla doludur ev. Kimse kimsenin omzuna yaslanmaz, çünkü herkesin omzu zaten çökmüştür.

Bazı hayatlara uzaktan bakınca özeneceğinizi sanırsınız. Evin dışı cilalıdır çünkü. Çocuklar düzenli okula gider, anne mutfakta her akşam yemek yapar, baba işinden geç gelir ama her akşam eve gelir. Oysa içeride özerklik değil, otomatizm vardır. Kimse kimseye karışmaz, çünkü kimse kimsenin içini merak etmez. “Kendi alanın” derler, ama aslında seni yalnızlığa terk ederler. Bu bir özgürlük değil, yalnızlaştırmanın süslü adıdır. Ve o yalnızlaştırma, bazen en büyük yıkımı getirir.

Biliyorlar mı acaba kendilerine yazık edildiğini? Yoksa alıştılar mı bu hayata? Belki de insan, içinde büyüdüğü rutine öylesine alışır ki başka türlüsünü düşünemez olur. Her sabah aynı saatte uyanır, aynı kahveyi içer, aynı otobüse biner, aynı masaya oturur. Ve bunu yaparken hayatı yaşadığını sanır. Oysa yaşam, rutinden sıyrıldığın yerde başlar. Sorguladığında, yanıldığında, vazgeçtiğinde, tekrar denediğinde… Ama bu insanlar denememeyi seçmişler. Çünkü denemek düşme riskini taşır. O yüzden aynı çizgide yürümüşler, hiç yoldan sapmadan. Sanki hayat, bir hata yaparsak bizi terk edecekmiş gibi.

Belki de mesele, neyi kaybettiklerini bile bilmeden yetinmek. Bu en tehlikelisi. Çünkü insanın bir şeyin eksikliğini bilmesi, onu aramasını sağlar. Ama hiç bilmediğin bir şeyi arayamazsın. O yüzden bu insanlar bir şeyleri eksik hissediyorlar ama ne olduğunu koyamıyorlar adını. Kalplerinde bir boşluk var ama hangi parçayla tamamlanır, onu bilmiyorlar. Ve bu bilinmezlik, zamanla kabullenişe dönüşüyor. “Demek ki hayat bu,” diyorlar. Oysa değil…

Hayat, sadece nefes alıp vermek değil. Hayat, bazen ağlayabilmek, bazen bir sofrada kahkahalarla boğulmak. Hayat, duvarların dışına çıkabilmek, hata yapma cesaretini göstermek, bir yolda yürürken düşüp dizini kanatmak ama yeniden kalkmak. Hayat, bazen kalabalığın ortasında haykırmak, bazen bir sokak köşesinde kendi sesini duymaya çalışmak. Ama her şeyden önce, hayat, hissetmek…

Ve hisseden insanların sayısı azalıyor. Çünkü hissetmek yorar. O yüzden herkes kendini bir kabuğa saklıyor. Duygusuz ama düzenli bir hayata sığınıyor. Oysa düzen, duygusuzlukla değil, anlamla güzeldir. Anlam ise riskten geçer. Bir sofrada gözlerinin dolmasına izin vermekten, birine “bugün iyi değilim” diyebilmekten, “yeter artık” diyecek cesareti göstermekten geçer.

Bu insanların hikâyesi anlatılmıyor. Çünkü görünürde anlatacak bir trajedi yok. Ama en büyük trajedi, sessiz olan. En derin acı, dillendirilmeyen. En büyük eksiklik, tamam olduğunu sanmak. En sancıyan tarafı sürekli istemsizce kapanan gözler, her an bir tokat inecek gibi savunma halinde!O yüzden bu hayatlardan ders almak gerek. Kendi hayatına bakıp şunu sormalı insan: “Ben yaşıyor muyum, yoksa sadece alışıyor muyum?” Çünkü alışmak bazen hayattan vazgeçmektir, fark etmeden…