☰
✕

Sonbaharın yeraltı hikâyesi

“Sonbahar sanattır, diğerleri mevsim.”

Bu söz, halk arasında ve sosyal medyada sıklıkla Cemal Süreya’ya atfedilse de şairin kaleminden çıktığını doğrulayan güvenilir bir kaynak bulunmuyor. Anlaşılan o ki sonbaharın şiirselliğini en çok onun kalemine yakıştırmışız.

Malum, sanatın içine düştüğümüz bir dönemdeyiz. Alı al, moru mor bir mevsimsel geçiş. Ağaçlar hâlâ yapraklı. Kimi sarı, kimi kızıl, kimiyse yeşil kalmakta ısrarcı. İnsanlar, hayvanlar, herkes bu mevsimin ferahlığından nasibini almış gibi.

Bir de ağaç diplerinde boy boy mantarlar var.

Bugün, “Mantar gibi bitmek” deyiminin hakkını veren bir manzarayla karşılaştım. Neredeyse her ağacın dibinde, birbirine sokulmuş, kimi küçücük kimi irice, sayısız mantar öbeği. Sanki gece herkes uyurken toprak kendi mahallesini kurmuş.

Bir süre onları seyrettim. Sonra mantarların pek de bilinmeyen bir özelliği geldi aklıma.

Mantarların kendi aralarında ve bitkilerle kurdukları şaşırtıcı ilişkileri biliyor muydunuz?

Biz insanlar birbirimize ulaşabilmek için telefonlar, kablolar, uydular, internet ağları geliştirdik. Oysa doğa, biz bütün bunları icat etmeden milyonlarca yıl önce, toprağın altında son derece karmaşık bağlantılar kurmuştu.

Mantarların toprak altında uzanan, gözle görülmesi güç incecik iplikçikleri var. Bunlara hif, bu iplikçiklerin oluşturduğu ağa da miselyum deniyor. Bazı mantarlar, bu ağlar aracılığıyla bitki kökleriyle ortaklık kuruyor. Bilim insanları bu ilişkiye mikoriza adını veriyor.

Sistem oldukça ilginç.

Ağaç, güneş ışığından yararlanarak ürettiği şekerlerin bir bölümünü mantara veriyor. Mantar ise topraktan aldığı suyu ve fosfor gibi besin maddelerini ağacın kullanımına sunuyor.

Yani biri diğerini beslerken kendisi de besleniyor.

Üstelik bazı mantar ağları, birden fazla bitkinin kökleriyle bağlantı kurabiliyor. Bilim dünyasında bu yapılar, İngilizcedeki World Wide Web (WWW) ifadesine gönderme yapılarak Wood Wide Web, yani ormanın yeraltı ağı olarak anılıyor.

Düşünsenize, bizim bugün internet üzerinden kurduğumuz bağlantıları hatırlatan bir sistem, milyonlarca yıldır ayaklarımızın altında varlığını sürdürüyor. Elbette WWW'nin doğrudan mantarlardan esinlenerek geliştirildiğini söyleyemeyiz. Ama doğanın bu biyolojik ağını, internetin işleyişini anlamamıza yardımcı olan olağanüstü bir benzetme olarak görebiliriz.

Dahası, bilimsel araştırmalar bazı mantarların elektriksel sinyaller üretebildiğini de ortaya koyuyor. Bu sinyallerin ne anlama geldiği, bir iletişim dili oluşturup oluşturmadığı henüz kesinleşmiş değil. Ağaçların birbirlerine bilinçli mesajlar gönderdiğini söylemek de bilimsel olarak doğru olmaz. Ancak toprağın altında, bizim henüz bütün ayrıntılarını çözemediğimiz karmaşık bir yaşam ağı bulunduğu açık.

Peki bütün bunların bizim hayatımızla ne ilgisi var?

Sandığımızdan çok daha fazla.

Çünkü mantarlar yalnızca ağaçların komşusu değil, doğanın en önemli geri dönüşüm çalışanlarından. Dökülen yaprakları, kuruyan dalları, ölü bitki kalıntılarını ayrıştırarak besin maddelerinin yeniden toprağa karışmasını sağlıyorlar. Bazıları bitkilerin kök gelişimini destekliyor, suya ve besinlere ulaşmasını kolaylaştırıyor.

Bir başka deyişle, ormanların sağlığından tarım alanlarının verimliliğine kadar pek çok süreçte görev alıyorlar.

Şimdi bir de tersini düşünelim.

Toprağın altındaki bu görünmez yaşam ağı zarar görürse ne olur?

Bitkilerin suya ve besinlere ulaşması zorlaşabilir. Toprağın verimliliği azalabilir. Ağaçların kuraklığa karşı dayanıklılığı zayıflayabilir. Tarımsal üretim ve orman ekosistemleri bundan olumsuz etkilenebilir.

Üstelik tehlike yalnızca mantarların sayısının azalması değil. Asıl mesele, tür çeşitliliğinin ve aralarındaki hassas dengenin bozulması.

Artan sıcaklıklar, uzun süren kuraklıklar, ormanların tahrip edilmesi, bilinçsiz kimyasal kullanımı ve toprağın betonla kaplanması bu görünmez dünyayı tehdit eden etkenler arasında.

Bir ağacı kestiğimizde gövdesinin devrildiğini görürüz. Bir orman yandığında yükselen dumanı fark ederiz. Ama toprağın altındaki yaşam zarar gördüğünde çoğu zaman hiçbir şey görmeyiz.

Belki de ekolojik krizin en ürkütücü tarafı bu: Kaybettiklerimizin önemli bir bölümünün farkına bile varamıyoruz.

Tam da bu günlerde dünya, iklim krizini konuşmak üzere Türkiye'de buluşmaya hazırlanıyor.

9 Kasım'da Antalya'da başlayacak olan 31. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı, yani COP31, dünyanın farklı ülkelerinden devlet temsilcilerini, bilim insanlarını ve çevre uzmanlarını bir araya getirecek.

İklim değişikliğine uyum, doğal ekosistemlerin korunması, ormanlar, arazi kullanımı ve gıda güvenliği gibi meseleler bu küresel mücadelenin önemli parçaları. Mantarlar konferansın bağımsız bir müzakere başlığı olmasa da toprağın sağlığı ve biyolojik çeşitliliğin korunması, bu görünmez canlıların geleceğiyle doğrudan ilişkili.

Antalya'da büyük kararlar tartışılırken benim aklım hâlâ bugün ağaç diplerinde gördüğüm o küçücük mantarlarda.

Çünkü iklim değişikliği yalnızca termometrede yükselen birkaç derece değil. Yaşamı mümkün kılan ilişkilerin değişmesi, zayıflaması, bazen de kopması.

Birbirine bağlı kökler, mantarlar, böcekler, kuşlar, ağaçlar ve insanlar...

Hiçbiri tek başına bir ekosistem oluşturmuyor.

Biz insanlar ise doğanın bu ortak yaşam düzenini anlamaya çalışırken, çoğu zaman kendimizi onun dışında tutuyoruz. Oysa soluduğumuz havadan içtiğimiz suya, soframızdaki ekmekten gölgesine sığındığımız ağaca kadar her şey o düzenin bir parçası.

Bugün sonbaharın renklerine hayran kalırken, o renkleri mümkün kılan görünmez dünyayı ne kadar az düşündüğümüzü fark ettim.

Biz yaprakların sararmasını seyrediyoruz. Oysa toprağın altında hayat, sessizce çalışmaya devam ediyor.

Belki de sonbaharı sanat yapan yalnızca sarının, kızılın ve yeşilin uyumu değil; gözümüzün görmediği yerde hayatın birbirine tutunma biçimidir.

Ve belki de doğanın insana verebileceği en önemli ders şudur:

Hayatta kalmak, yalnızca güçlü olmakla değil, birbirine bağlı kalabilmekle de ilgilidir.