SOSYAL ÇÜRÜME

Geçtiğimiz yıllarda bir hanımefendinin sokak röportajına denk gelerek tanık oldu birçok insan “sosyal çürüme” kavramına. Kimisi ise bu kavramın ve içinde bulunduğumuz durumun, o hanımefendi gibi zaten farkındaydı. O sokak röportajında denildiği gibi dünya tarihi, ekonomik krizleri her zaman bir şekilde yenmeyi başarmıştır. Ancak bizim asıl problemimiz, etik denen şeyin yok olması. Öncelikle o hanımefendiyi değerli açıklamalarından dolayı tebrik ediyorum.

Birçok eski değerimizi, yaşam felsefemizi, kanonlarımızı, kültürümüzü, toplumsal ahlakımızı, eski gündelik alışkanlıklarımızı, sokak kültürümüzü, aile bağlarımızı, sevgi ve saygıyı kaybediyoruz. Bunların hepsi de etik denen şeyin kaybolmasına, yani bizleri sosyal çürümeye götürüyor. Sosyal çürümeyi ise geleceğimiz gördüğümüz gençlikle daha fazla hissederken, evet pastanın yüzdelik büyük bir kısmı da tabii ki bizim kuşakla hissediliyor. Ancak benim için önemli olan gençlik olduğu için, bu sosyal çürüme konusunda ben odağıma tamamen gençliği alarak yazmak istedim. Gençliği sosyal çürümeye götüren sebepleri ise dört kısma böldüm. 90’ların dizilerinden şimdiki dizilere geçiş ve bunun etkileri; eski kültürünü unutmuş, yeni nesil aile yapısının etkileri; okuldaki eğitim sisteminin etkileri; gelen teknolojinin kötüye kullanımının ve tembelleşmenin etkileri.

Eskiden hemen birçok aile, akşam yemeğinden sonra televizyonun karşısına geçtiğinde “Süper Baba”, “Mahallenin Muhtarları”, “Bizimkiler”, “Sıdıka” gibi dizileri izlerdi. O yıllardan bugünlere geldiğimizde ise yalılı, zengin çocuklu, fakir kızlı; mafyanın, uyuşturucunun ve silahın bu kadar gözler önüne serildiği; kadına şiddet ve tecavüzün bu kadar konu edildiği diziler izler olduk. 90’lı yılların çocuklarının o dizilerden aldığı mesajlara ve o günün toplumuna bir bakın, bir de değişen dizi sektörü ve ele alınan bu yeni temalar ile şimdiki çocukların bu durumlardan nasıl etkilendiğini ve toplumdaki değişiklikleri göz önüne getirin. Akşam haberleri açtığımızda ise, dizilerdeki bu değişimin sokağa şöyle yansıdığını görüyoruz.

Ortaokul seviyesinde çocukların ellerinde kesici ve yaralayıcı aletler bulunması ve bu tarz aletler ile birbirleriyle kavga etmeleri. Trafikte yol vermediği, belki de o an yol veremediği için birilerinin darp edilmesi. Hastanede doktorun, okulda öğretmenin darp edilmesi. Silahla yaralamaların, hatta cana kastların artması. En ufak diyaloglarda, sözlü tartışmalarda tahammülün kalmaması. Madde kullanımının artması. Kadına şiddetin artması. İnsan kaçırmalarının ve buna bağlı ölümlerin artması. Maalesef bu gibi haberler akşam televizyonu açtığımızda karşımıza çıkan ve üzülerek izlediğimiz yaşanmışlıklar oluyor.

Bir de bunlara ilave olarak kendim bir tanıklığımı söylemek istiyorum. Sokakta yürürken, daha on yaşında kız, erkek hiç fark etmez, her çocuğun cümlesinin sonunun artık kalıplaşmış bir söylem olan o meşhur küfürle bitmesi. Buna çok üzülüyorum. Diziler görsel çekiciliğinin ve aktardıkları duygu yoğunluğu seviyelerinin fazla olması sebebiyle bu işin dörtte birinde rol sahibi.

Gelelim bu pastada ki ikinci paya. Çocuklara yeterince veremediğimiz, hatta belki de hiç vermediğimiz aile sevgisi, ailede ki ilk eğitim, ahlak, toplumsal kurallar ve sorumluluklar, liyakat, adalet, saygı, doğa ve hayvan sevgisi gibi konulardır. Aileye çok büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir. Çocuğun cebine harçlığı koy, temel ihtiyaçlarını karşıla; bununla bitmiyor ki her şey. O çocuk tam da bu üstte belirttiğim eksiklikleri yaşıyor. Yani maddi değil, manevi eksiklikleri.

Eskiden bu çekirdek aileler o 90’ların dizilerini evlerinde beraberce izlerken, bağ kurabilmenin, birlikte bir şeyler paylaşabilmenin faydalarını görüyorlardı. Yemek sofrasına beraber oturulurdu, kahvaltı beraber yapılırdı, oyunlar imkanlar dahilinde beraber oynanırdı. Ebeveynler çocuklarının aile içi eğitimi, okuldan eve getirdiği ödevleri, yapması gereken görevleri, alması gereken sorumlulukları ile de ilgilenirdi. Şimdi ise anne bir odada dizi izliyor, baba bir odada maç izliyor, çocuk ya da çocuklar ise odalarında ya telefon ya bilgisayar ya da bir oyun konsolunun başında. Çekirdek aile arasındaki bağ zayıflarken, en tehlikelisi de ebeveynler çocuklarının ne oynadığının ne izlediğinin ya da kimle nasıl mesajlaştığının farkında bile değiller. Ondan sonra yukarıda yer alan haberleri izliyoruz. Eski aile geleneklerinin, kurallarının ve kültürünün bozulması, buna bağlı olarak çocuğa gereken manevi ilginin verilememesi çocuklarımızda sosyal çürümeye sebep olan ikinci kök neden.

Pastanın üçüncü payına okuldaki eğitim sistemini yazdım. Ama burada, ben bir eğitimci olmadığım için müfredat ya da dersler hakkında bir yorum yapmayacağım. Benim düşüncem çok daha farklı. İlkokul bir ve ikinci sınıf öğrencilerine okuma yazma ve temel birkaç ders haricinde, öğrenim hayatlarının ilk iki senesinde verilmesi gereken altın dersler: Trafik kuralları; hayvan ve doğa sevgisi; güzel ahlak; merhamet duygusu; yardımlaşma ve dayanışma; ülkemizin sanatına edebiyatta, resimde, müzikte etki eden önemli sanatçılar ve eserleri; Mustafa Kemal Atatürk; canlı olmayan varlıkların bile kendi hakkının olabileceği duygusu; maneviyat; temel toplumsal kurallar. Çocuklarımızın önce bu temel değerleri ve kanonları aldığını düşünürsek, ne de güzel olur ama.

Gelelim pastanın tabakta kalan son dilimine. Gelen teknoloji, dijitalleşme ve yapay zekânın yanlış kullanımı ile beraber artan tembellik, biten araştırma duygusu ve okumanın azalması. Çok duyuyoruz şunu: Öğretmen ödevi yapay zekâya sordu, öğrenci bu ödevi yapay zekâya yaptırdı, öğretmen bu ödevi yapay zekâya değerlendirtti. Ne güzel hikâye ama. Kitap okumuyor, özetini yapay zekâya soruyoruz; araştırmıyor, öğretmenimizin verdiği ödevi yapay zekâya yaptırıyoruz; bir konu hakkında üç sayfa bilgi dolu bir yazıyı okumuyor, bunun üç dakikalık sesli bloğunu dinliyoruz; öğrenmek için emek harcamıyor, her şeyi yapay zekâya bırakıyoruz. Tembelleşiyoruz, araştırma duygumuzu kaybediyoruz, artık kitap okumuyoruz, emek harcamak istemiyoruz ve bir şey saniyeler içinde yapay zekâ sayesinde önümüze gelsin istiyoruz. Bu da pastanın dördüncü dilimiydi.

Umarım aydınlanırız…