TESPİTLER (11/ 09)

BİZİ TANIMAYANLARA TANITIYORUZ!...

Alanya’dan sonra, Orta Anadolu ve Akdeniz bölgesinde, Süleyman Efendi Hazret’lerinin medreselerinden ilki, Karaman’da faaliyete geçmişti. Karaman o yıllarda, vilayet değil, Konya’ya bağlı, bir kaza merkeziydi. Süleyman Efendi Hazret’lerinin ilk talebesi’nden, Merhum, Şükrü Taşkıran, aslen, Karaman’lı idi. Henüz daha askerlik vazifesini bile, deruhte etmeden, Diyanet İşleri Reisliği’nin açtığı, müftülük-vaiz’lik imtihanlarını kazanmış, genç yaşta, Karaman’a merkez vaizi olarak ta’yin edilmişti. Hazreti Üstazımızın talebesi’ne vasiyeti, müftülük, vaizlik, Kur’ân Kursu muallimliği, imam-hatiplik, müezzin- kayyıimlek, resmî vazifeniz her ne olursa olsun, asîl vazifeniz, “ Tedrisat, tedrisat, tedrisat!,” dır. Ümmet-i Muhammed’in evlâdı’na İslâmî ilim’leri ta’lim ve te’allümdür.,” tarzında olduğu için, Merhum, Şükrü Taşkıran, Karaman’da, Karaman ve civarından, Konya ve civarından, kimi Akdeniz bölgesi illerinden 60-70 kadar talebe’ye ders okutmaya başlamıştı. Merhum, Şükrü Taşkıran, askerlik vazifesi için celb’edilince, Karaman’daki C.H.P.’ li’ler ve ma’alsef, Karaman’daki, Adanalı, Sami Efendi, (Mahmud Sami Ramazanoğlu)’nun müntesibleri burada, fitne ve fesad çıkardılanr, talebe-i ulûm’u, burada barındırmadılar. Burada, bir hususu tebârüz ettirmek isterim; Şöyle ki, bu devrin, bütün müteşeyyih’leri, Sahibi zaman, Mürşid-i Kâmil ve Mükemmil, Medâr Mürşid ve Müceddid, Süleyman Hilmi Silistrevî(k s.)Efendi Hazret’leri’nin hizmet’lerini hep kıskandılar, hased ettiler, ellerinden geldiğince ma’nî olmaya gayret ettiler. Süleyman Efendi Hazret’leri, namaz vakietleri ve en fazla iki öğün yemek fasılası hariç, bir-kaç saatlik uyku ile 24 saat esasıyla, ders okuttuğu talebesi, iki yıllık bir tedrisattan sonra, Diyanet İşleri Reisliği’nin açtığı müftülük- vaiz’lik imtihanını kazanıp, Diyanet İşleri Reisliği bünyesinde, müftü-vaiz, Kur’ân Kursu muallimi, imam-hatip, müezzin-kayyim olarak vazife yapmaya başlıyorlardı. Osmanlı Medrese’lerinde 20-25 yılda kat’edilen mesafe, iki yıla sığdırılıyordu.. Başta devr’in uluması bir türlü inanamıyorlardı. Hazreti Üstazımızın ilk müntesiplerinden, Bartın Eşrafından, Merhum, Lütfullah Kocabaşoğlu, Hazreti Üstazımızın tedrisat sistemini, yetiştirdiği talebe’yi, Batı Karadeniz Bölgesi’nin sayılı,mümtaz, alimlerinden, Merhum, Davud Okur Efendi Hazret’lerine anlatır, inanmak istemez, hayretler içinde kalır. Lütfullah Kocabaşoğlu’na, “ Beni, İstanbul’a götür, Süleyman Efendi Hazret’leriyle tanıştır, bizzat kendisinden dinleyeyim, Tedrisatına bizzat şahid olayım, yetiştirdiği talebe ile görüşeyim, tanışayım,”diyor, İstanbul’a gelirler, Ziyarethane’de Efendi Hazret’lerini ziyaret ederler, beraberce gidip, Küçükçamlıca- Çilehane’de ders halkasına katılırlar, talebe’nin her birinin, ibare ve ma’na vermedeki dirayetine bizzat şahidlik eder. Bartın’a dönünce, Küçük oğlu, Ersin Okur’u, Lütfullah Kocabaş refakatini de, İstanbul’a gönderir, Küçük Ersin Okur, Çilehane’de Rahmi Bey’in köşkünde emsali gibi, ders halkasına dahil olur.

Bir başka alim, Karadeniz’in hırçın dalgaları gibi hırçın mı hırçın! Öylesine ki, Şapka giyilmesi devrimi sırasında, M.Kemal’e kafa tutacak kadar, cesûr, serdengeçti, Büyük âlim, Hacı Ferşad Efendi. Kastamonu, Trabzon, şehir, şehir, dolaşıp şapka giyilmesi propagandası’nın Trabzon ayağında,Sözde kendisine hediye edilen, Pontos Rum’larından kalma köşk(te ahaliye Şapka giymenin faziletlerinden bahs’ederken, orada bulunanlardan birisi, “ Efendim, burada, Hacı Ferşad Efendi, diye bir alimimiz var, “ Şapka takmanın küfür olduğunu, şapkanın küfür alameti olduğunu ve şapka takanların da kâfir olduklarını söylüyor,” deyince, M. Kemal, o hoca’yı buraya da’vet ediniz, bir de biz kendisiyle yüz yüze görüşelim,” diyor. Ferşad Efendi, da’vet üzere köşke gelir, M.Kemal yanına oturtur, hal hatır sualinden sonra, başındaki Fötr şapka, lengeri çıkartır, Hacı Ferşad Efendi’nin başına koyar,” Söyle bakalım, Ferşad Efendi, şimdi sen kâfir oldun mu? Ferşad Efendi, “hâşâ! Neu’z-ü bi’llah! Kâfir olmadım,” diye, cevap verince, bu sefer fötrü, lengeri alır, kendi başına takar. “ Pekiyi! Şimdi ben kâfir oldum mu?” “ Evet, oldunuz,” der. “Niye sen olmuyorsun da, ben oluyorum?” Şapkayı siz benim başıma, rızam olmadığı halde taktınız, oysaki, siz kendi rızanızla, zâten daha evvel takmakta olduğunuz şapka’yı, şimdi de kendi istak ve rızanızla taktınız, küfür alameti olan bir şey’i kendi rızasıyla takanlar kâfir olurlar, diye, cevap verir, orada bulunan devlet erkanı, buz kesmiştir, acaba! M.Kemal, Hacı, Ferşad Efendi için, ne diyecek, diye, beklerken, hiçbir şey söylemez, Ferşad Efendi de hiçbir şey söylemeden köşk’ten ayrılır. Karadeniz’in bu salabet-i diniyye sahibi, cesûr, hırçın alimi, Süleyman Efendi Hazret’lerinin kısa zamanda talebe’yi yetiştirdiği, yüzlerce talebesi’nin Diyanet İşleri Reisliği’nin açtığı müftülük, vaizlik, imtihanlarını kazanarak il ve ilçelere müftü-vaiz olarak ta’yin edildiklerini duymuş, merak etmiş, İstanbula gelmiş, Süleyman Efendi Hazret’lerini, Kısıklı’daki Ziyarethane’de ziyaret etmiş, tedrisat sistemini, okutulan ders kitaplarını görmüş, talebe-i ulûm ile tanışmış sohbet etmiştir. Trabzon’a döner dönmez, oğlu, Hafız Yusuf’u, İstanbul’a, Süleyman Efendi Hazret’lerinin rahle-i Tedrisinde okumak üzere, göndermiştir. Hacı Ferşad Efendi’nin oğlu, Hafız Yusuf Efendi, 1954 yılının yaz aylarında, İstanbul’da, Küçükçamlıca, Çilehane’de açılan ve bizzat, Süleyman Efendi Hazret’lerinin okuttuğu, Tekâmül Kursunu bitirmiş, Tekâmül sonrası, Diyanet İşleri Reisliği tarafından açılan, müftülük- vaiz’lik imtihanlarına katılarak, tam puanla müftülük imtihanını kazanmış, herhangi büyük bir ile müftü olmak üzere ta’yinini beklerken, büyük bir talihsizlik, geçirdiği bir rahatsızlık dolayısiyle, intihar etmiştir.