Tiyatro Köşesi

Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri: Tek kişilik bir yüzleşmenin şehri

TiyatroDEA’nın sahneye koyduğu “Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri”, yalnızca bir oyun değil; bir dönemin aynası. Yazar Sema Elcim, Türkiye’nin faili meçhullerle, siyasi skandallarla, toplumsal çalkantılarla anılan 90’larını, bir genç kadının hikâyesi üzerinden anlatıyor. Bursa’da büyüyüp İstanbul’a üniversite okumaya gelen Ebru, kendi yalnızlığının derinliklerinde gezinirken, aslında bir kuşağın acılarını sahneye taşıyor.

Bu yüzleşmenin yükünü seyirciye aktaran isim ise Naz Çağla Irmak. Tek kişilik oyunların en büyük sınavı, sahnede tek başına kalabilmektir. Irmak, bu sınavı yalnızca başarıyla değil, güçlü bir duygu yoğunluğuyla veriyor. Sesini kimi zaman fısıltıya, kimi zaman çığlığa dönüştürerek izleyiciyi kendi içine çekiyor. Bakışlarındaki kararsızlık, nefes alışverişlerindeki hızlanma, sahnede atılan her adımın bilinçli ve ağır olması… Bunlar, seyircinin kalbine işleyen ayrıntılar.

“Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri” sadece bir tiyatro oyunu değil, bir hafıza mekânı. Bizlere, unuttuklarımızı hatırlatıyor; belki de hiç öğrenemediklerimizi sahnede yeniden inşa ediyor. Ve her izleyicinin kafasında aynı soruyu bırakıyor: “Hangi şehirde, hangi aşkın, hangi tarihin enkazında yaşıyoruz?”

Oyun ilerledikçe, Irmak’ın performansı salt bir anlatıcıdan öteye geçiyor. İzleyici, onunla birlikte hem İstanbul’un sokaklarında hem de belleğin karanlık koridorlarında dolaşıyor. Dekorun boşluğuyla birleşen yalnızlık hissi, ışığın sert geçişleriyle büyüyor. Video art kullanımı, adeta unutulmuş gazete kupürlerini gözler önüne sererken, Irmak’ın sesi bu kupürlerin arasından yükselen vicdan çığlıklarına dönüşüyor.

“Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri”ni izlerken bir oyuncunun bedeniyle ve sesiyle nasıl bir şehir, bir dönem, bir travma yaratabileceğini görüyorsunuz. Naz Çağla Irmak, Ebru’nun hikâyesini yalnızca oynamıyor; onu yaşıyor, yaşatıyor. Bu yüzden oyun bitip de alkışlar başladığında salonda duyulan his, yalnızca bir sanat eserinin beğenisi değil; toplumsal belleğin ağırlığıyla karışmış bir sessizlik ve derin bir düşünce hali oluyor.

Kimi oyunlar eğlendirir, kimi düşündürür. “Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri” ise rahatsız ediyor, kurcalıyor, kalbinize ve zihninize dokunuyor. Çünkü şehir, yalnızca Ebru’nun değil; hepimizin şehri. Ve o şehir, bütün güzelliğiyle birlikte, bütün yaralarını da içinde taşıyor.

Ehlikeyf: Kadınların Suskun Çığlığı

Bazı oyunlar vardır, sahnede yalnızca bir hikâye anlatmaz; izleyicinin kendi yaşamını, kendi çıkmazlarını, kendi suskunluklarını da önüne koyar. “Ehlikeyf” tam da böyle bir oyun.

“Ehlikeyf” oyunu, tek perde ama ağır bir yolculuk. Seda Özelsoy’un yazıp yönettiği oyun, iki kadının - Hülya ve Perihan’ın - toplumsal baskılarla örülü hayatlarını sahneye taşıyor. Etrafları görünmez duvarlarla çevrili; özgürleşmek istediklerinde dahi kendi korkularına, geçmişin zincirlerine takılıyorlar.

Bu oyunun en çarpıcı tarafı, hikâyenin her bir izleyicide farklı yankılar bulması. Seyirciler, Hülya’nın tereddütlerinde ya da Perihan’ın öfkesinde kendi annelerini, komşularını ya da kendilerini görebiliyor. “Ehlikeyf” bir kadın hikâyesi değil, aslında herkesin hikâyesi.

Oyunculuklara gelince… Gülçin Kültür Şahin ve Eren Balkan, karakterleriyle bütünleşmişler. Ses tonlarıyla, jestleriyle, suskunluklarıyla bile izleyiciyi içine çekiyorlar. Özellikle sahnedeki duraksamalar — o ağır sessizlikler — bir metin cümlesinden çok daha güçlü bir duygu yaratıyor. Mert Aydın’ın varlığı ise bu kadınların sıkışmışlığını daha da görünür kılıyor; sistemin gölgesi adeta sahnede bir beden kazanıyor. Çünkü bu oyun en çok da dinlenebilir bir oyun…

Dekorun sadeliği ve okuma tiyatrosu formu, oyuncuların performansını daha da çıplak hale getiriyor. Oyun süresince sahnede ne bir gösteriş var ne de dikkat dağıtıcı unsur; yalnızca insanın içindeki çelişkiler, hayal kırıklıkları ve umut kırıntıları.

“Ehlikeyf”, kolay izlenen bir oyun değil. Çünkü eğlendirmiyor, rahatlatmıyor. Tam tersine, seyirciyi sorgulatıyor, düşündürüyor. Oyun bittiğinde salonda alkışlarla birlikte bir sessizlik de kalıyor: “Benim payıma düşen neydi?” sorusu.

Sanatın gücü de burada gizli değil mi? Sizi kendi evinizde, kendi hayatınızda hiç düşünmediğiniz yerlere götürmekte. “Ehlikeyf”, tam da bunu yapıyor. Suskunlukları dillendiriyor, görünmeyeni görünür kılıyor.