TÜM İNSANLARA EŞİT OLARAK VERİLEN ANCAK EN KIYMETLİ OLAN

Lise birinci sınıftayız, üniversite sınavlarına önümüzde uzun bir yolculuk var ve eğer bu yolculuğu iyi değerlendirirsem de ineceğim durağın çok iyi olduğunun farkındayım. Ama deriz ki dur ya lise daha yeni başladı, bu sene ben dersleri geçeyim de yazın hem bu senenin bir tekrarını yaparım hem de yavaştan sınava hazırlanmaya başlarım; yazın da olmaz, bir akşam aileyle bir akşam arkadaşla bir akşam sevgiliyle derken bir bakmışsın lise iki olmuşsun. Lise de yıllar birbiri ardına böyle sıralanırken son sene gelip çatmış ve sınava artık önünde sadece bir sene kalmış, sense o ana kadar bir tane bile üniversite sınav testi çözmemişsin. Yine kendimizi bir şekilde motive ederiz; tamam bu yıl hem okul derslerini yürüteceğim hem de üniversite sınavına hazırlanacağım; düzenli tekrarlar ile derslerime çalışacağım ve üniversite sınavının sonucunda istediğim bölümü kazanacağım. Bir gün gelir ki üniversite sınav kitapçığı önüne konmuş, bir yanında bir şişe su, diğer bir yanında ise kalem ve silgi; yani son senende de dediklerini yapamazken o sınav anında sırada otururken ilk soruyla karşılaştığın an, sırtından akan soğuk terin farkına varırsın. Sonuç, koskoca bir lise hayatı ve üniversite sınavı sonucunda elde edilemeyen başarı, yani bomboş geçen bir lise hayatı.

Üniversitede bir şekilde istediğin bölümü ya da kendi seviyene göre gönlüne yatan bir bölümü kazanmışsın ve sen farkındalık sahibi bir birey olarak biliyorsun ki diplomayı aldığında iş görüşmelerin başlayacak ve mülakatlara gireceksin, demek ki bu mülakatlarda senden ilk başta bir tecrübe istenmese de diplomanın yanında bazı donanımlar istenecek. Birinci sınıfta bu farkındalık ve aşk ile hemen kolları sıvıyorsun, derken üniversitede bir arkadaş ortamı yaratıyorsun ki seneler ardı ardına geçerken, biraz playstation geceleri, biraz arkadaşlarla parti, sınav dönemlerinin o yoğun geçen geceleri, sınav sonrası dönemlerde yine bir kafa dağıtmalar, yazları ise sınıfın bitmesinin rahatlığı ile gelsin tatiller gitsin partiler, yazın da sevgiliye ayrılan zaman, aileye ayrılan zaman, tamam birinci sınıfta yapamadım ama bu sene böyle olmayacak derken kendimizi seneler geçip son sınıfta bulmak. Elde ise sadece geçilen dersler ve diplomayı almaya sadece bir yıl kalmış olması. Okunan bir kitap yok, öğrenilen bir yabancı dil yok, kazanılan bir program ya da bilgisayar yetkinliği yok, yetkinlik matrisimize geçilen derslerden başka eklenebilecek hiçbir şey yok. Olsun ama bu sene de çok motiveyiz ve son sene de hem yabancı dili iyi seviyeye getireceğiz hem alanımızla ilgili gerekli programları öğreneceğiz hem de biraz Excel, Word falan cebe koyacağız. Cebe bunları indireceksin de hangi seviyede? Hani şu sizin “İngilizcen nasıl diye sorulduğunda, iyi ama konuşamıyorum.” dediğiniz seviyeden bu arada. Olsun yine de hâlâ o hırs ve istek içimizde, yapacağız yahu daha koca bir sene var; derken bitirme projesiydi, sınav stresiydi, sınav dönemiydi, dur sınav sonrası kafa dağıtma dönemiydi, yahu mezun oluyoruz sevgiliye daha çok zaman ayırmak lazım bir daha ne zaman görüşeceğiz dönemiydi derken bir bakmışız o kep havaya atılmış. Sıra iş başvurularına gelmiş, birkaç referans falan derken, “Ya ben şu şirkette şu abiyi şu ablayı tanıyorum.” derken, bir şekilde bize bir dönüş yapılmış. Tabii heyecan içinde gidiyoruz ilk iş görüşmemize; bir odada ağırlanmışız ve karşımızda insan kaynakları biriminden bir yetkili şöyle diyor: “Can you tell us about your life since high school and why did you prefer us?” bu iki soru bitmeden gelen o son soru “If you have researched us, where do you see yourself in our company five years later?”: O anını çok iyi tahmin edebiliyorum, çünkü yine sırtından soğuk terler akarken, sen daha İngilizce mülakatı bile geçemediğin için elendin. Tabii bu arada yabancı dilin haricinde herhangi bir program ya da Office programlarını da öğrenmediğini fark ettin, geçmiş olsun. Sonuç, koskoca bir üniversite hayatı ama bomboş geçen.

İş hayatına bir şekilde atıldık ama hâlâ erteleme alışkanlığımıza ve kendimizi kandırmaya devam ediyoruz. Kimi zaman bazı hafta sonları yaşarız ki o yataktan çıkmayı canımız asla istemez; uyanırız bir bakarız saat daha erken ve biraz daha uyumaya devam ederiz; cumartesi böyle akışında devam ederken bir bakarız ki akşam olmuş ama biz daha kahvaltı faslına bile geçememişiz; bir şekilde yataktan kalkmaya karar verirken cumartesinin kalan saatlerini nasıl geçireceğim düşüncesi içimizde akıp gider; bir şey atıştırdıktan sonra televizyonun karşısına geçer ve beynimizi yormayan bir yarışma programı, eğlence programı ya da bir filmle gecenin sonunu buluruz; ama yatarken de kendimize “Bak cumartesi böyle miskin geçti, yarını çok güzel değerlendireceğim.” deriz.

İşte o pazar, güneşin ilk ışıklarının penceremizden geçip odamızda belirmesiyle belirtir yüzünü; “Bu hafta sonu da böyle oluversin canım, başka hafta sonları mı yok?” sorusuyla daha uyanır uyanmaz kendimizi kandırırken; yataktan kalktın, bir duş aldın, kahvaltını bir şekilde geçiştirdin derken bakarız ki işte bu pazarın da yarısı bitivermiş; bu sefer de “Of hafta sonu ne çabuk geçti ya, hiçbir şey yapamadım ve pazartesi geldi bile.” serzenişi ile bir pişmanlık yaşasak da bir yanımız da “Boş ver, başka hafta sonu mu kalmadı?” sorusunu beynimize ve hatta tüm metabolizmamıza öyle bir sorar ki, hemen toparlarız o pişmanlık hissini. Bakmışız gün bitmeye yine yaklaşıyor, pazartesi sendromundan önce biraz ev falan toparlanır; birkaç arkadaşın dışarı çıkalım mesajı, bu hafta sonu kendimi çok yorgun hissediyorum cevabı ile sonlanır; yine geçeriz televizyonun, bilgisayarın ya da bir eğlence aygıtının başına ve bir bakmışız ki yataktayız. Sonuç, koca bir 48 saat boşa harcandı. Olsun hafta içi bu durumu telafi edeceğim ve mutlaka kendime bir şeyler kazandıracak konular üzerine çalışacağım, okuyacağım, izleyeceğim deriz ama yorgunluk, bazen işin stresi, bazen arkadaşlarla “date” falan derken hafta içleri de o planlar asla yapılmaz. Sonuç, 48 saat çıktı 168 saate yani koskoca bir haftaya. İşin en kötüsü de bu bir haftanın bir aya, bir ayın bir yıla, bir yılın da senelere uzamasıdır.

İş hayatı böyle sürüp giderken deriz ki artık yatırım yapmaya başlayacağım, önce ayağımı yerden kesecek bir arabam olsun, sonra belki bir ev bile alırım. Bir iki sene hiç yatırım yapamadan geçerken, kazanılan o maaş hep bir şeylere giderken yine sana bir pişmanlık gelir: “Bak bu zamana kadar para biriktiremedim ama bu zamlı ilk maaşımla valla başlıyorum.” derken o zamlı ilk maaşlar da gelip geçerken geriye dönüp bir bakarsın ki elde avuçta hiçbir yatırım yok, aksine bir de borç batağındasın. Sonuç, iş hayatında kenara konulamayan yatırımlar, elde edilemeyen yetkinlikler ve bunlara bağlı gelmeyen başarılar.

Eğer bu yazdıklarımın sonrasını merak ediyorsan sevgili okurum, muhtemelen ellili yaşlardasın, ne bir evin var ne de bir araban var, bir şirkette sabah gelmiş akşam gitmiş ve dirseğini çürütmüşsün ama hiçbir yükselme yok, kendi yetkinliğin için asla zaman ayırmamış ve o şirkette konfor alanı içinde bildiklerinle alışkanlıklarını birleştirerek yıllarını geçirmişsin, kendine hiçbir şey koyamadığın gibi geleceğine de hiçbir şey koyamamışsın. Ne mi olacak? “Aman, bundan sonra yapsam ne olacak?”

Sen Allah tarafından tüm insanlığa eşit olarak verilen ancak en kıymetli olanı kaybetmişsin dostum, neyi mi? Zamanı…

Erteleme, üşenme, yarın deme şimdi de, seni gerileten alışkanlıklarından vazgeç, hayır demeyi bil, irade ve farkındalık sahibi biri olarak yapman gerekeni bil, yarın pişman olmamak için, 50 yaşında bu saatten sonra yapsam ne olacak dememek için: Lütfen bugün yap…

Zamanın kıymetini bil dostum, geçiyor…