☰
✕

Türk Sanat Müziğinden neden rahatsız oluyoruz?

Bir müziğin adındaki Türk kelimesi, neden bazılarına fazla geliyor? Kültürünü sahiplenmek başka, başka kültürleri dışlamak başka şeydir.

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada basit bir soru sordum: “Türk sanat müziği sever misiniz?”

Müziğin, hatıraların ve insan ruhunun derinliklerinde dolaşan bir ezginin etrafında birkaç kelime konuşuruz diye düşünmüştüm. Fakat gelen itirazlardan biri, müziğin kendisinden çok kullanılan isme yönelikti: Neden yalnızca sanat müziği değil de Türk sanat müziği?

İnsan bazen bir kelimenin bile ne kadar büyük tartışmaların kapısını aralayabildiğini görüyor.

Oysa Türk sanat müziği dediğimizde yalnızca bir müzik türünden, bir şarkıdan ya da eski kuşakların dinlediği nağmelerden söz etmiyoruz. Asırların biriktirdiği bir ses dünyasından, şiirden, musikiden, hafızadan ve kültürden söz ediyoruz.

Peki, bir müziğin önüne kendi milletinin adının konulmasından neden rahatsızlık duyulsun?

Bir kelimenin arkasındaki kültür

Dünyanın farklı ülkelerine baktığımızda, müziğin ülke, dil, coğrafya veya kültürel gelenek üzerinden tanımlanmasının son derece olağan olduğunu görürüz.

Fransız pop müziği, Alman folk müziği, İspanyol flamenkosu, İspanyolca rock, Kore pop müziği yani K-pop ve Japon pop müziği yani J-pop gibi adlandırmalar, farklı müzik geleneklerini tanımlamak için kullanılır.

Bunlar, müziğin hangi kültürel çevrede geliştiğini, hangi dil veya gelenekle ilişki kurduğunu anlamamıza yardımcı olur.

Öyleyse Türk sanat müziği ifadesinin varlığı neden başlı başına bir rahatsızlık sebebi olsun?

Elbette insanlar müzik türlerini farklı biçimlerde adlandırmayı tartışabilir. Bir kavramın tarihsel gelişimi, müzikolojik sınıflandırması ve kullanım biçimi üzerine farklı görüşler ileri sürülebilir. Bu, son derece doğal bir tartışmadır.

Ancak bir terimin nasıl kullanılacağını tartışmakla o terimin içindeki millî kimlik ifadesine peşinen karşı çıkmak aynı şey değildir.

Türk sanat müziği dediğimizde yalnızca bir milletin dinlediği müziği kastetmiyoruz. Tarih içerisinde biçimlenmiş, kendine özgü bir makam ve icra geleneği geliştirmiş bir sanat anlayışını da tarif ediyoruz.

Türk halk müziği dediğimizde de Anadolu’nun farklı yörelerinde doğmuş türküleri, ağıtları, uzun havaları ve sözlü kültürün kuşaklar boyunca aktardığı eserleri belirli bir kültürel çerçevede tanımlıyoruz.

Bu adlandırmalar, başka toplulukların bu müziklerin oluşumuna katkıda bulunmadığı anlamına gelmez. Bir geleneğin tarihsel kimliğini tanımlamakla onun oluşumuna katkıda bulunan herkesi dışlamak aynı şey değildir.

Bir müziğin köklerini kabul etmek, başka kökleri inkâr etmeyi gerektirmez.

Fransız müziği denilince sorun yok da Türk müziği denilince mi var?

Bir Fransızın Fransız müziğini, bir Alman’ın Alman halk müziğini, bir Japon’un Japon müziğini ya da bir Korelinin K-pop kültürünü sahiplenmesi nasıl doğal karşılanıyorsa, bizim de kendi müzik geleneğimizi sahiplenmemiz o kadar doğaldır.

Bir insan kendi dilini sevebilir, başka dilleri öğrenebilir. Kendi edebiyatıyla gurur duyabilir, dünya edebiyatının büyük eserlerini okuyabilir. Türk sanat müziğini dinlerken Beethoven’ı, Chopin’i veya Mozart’ı da takdir edebilir.

Bunların hiçbiri birbiriyle çelişmez.

Kültürel özgüven, başka kültürleri küçümsemek değil; kendi kültürünü başkalarının yanında da rahatça ifade edebilmektir.

Bir milletin sanatını tanımak, başka milletlerin sanatına kapıları kapatmak anlamına gelmez. Tam tersine, kendi kültürünü bilen insan, başka kültürleri de daha bilinçli değerlendirebilir.

Çünkü neye sahip olduğunu bilen birinin, başkasının değerinden korkmasına gerek yoktur.

Bu toprakların hafızasını hangi kelimelerle anlatacağız?

Bir düşünelim…

Anadolu’nun bir köyünde yakılan ağıt, bir annenin evladına söylediği ninni, bir askerin arkasından yakılan türkü, bir ayrılığın ardından yazılan gazel, bir musiki meclisinde icra edilen klasik bir beste…

Bunların her biri kendi tarihsel ve toplumsal ortamında anlam kazanır. Bir kısmı anonimdir, bir kısmının bestecisi bellidir. Bazısı bir bölgenin yaşantısını, bazısı bir dönemin estetik anlayışını, bazısı da bütün insanlığın ortak duygularını dile getirir.

Kültür dediğimiz şey yalnızca tarih kitaplarında yaşamaz. Şarkılarda, şiirlerde, atasözlerinde, çocuklara söylenen ninnilerde, sevinçlerde ve yaslarda yaşar.

Bir Türk sanat müziği eserini dinlerken yalnızca besteciyi ya da solisti duymayız. Belki çocukluğumuzun evindeki radyoyu, annemizin sevdiği bir sanatçıyı, akşam sofralarında çalan bir şarkıyı veya çoktan kaybettiğimiz bir yakınımızı hatırlarız.

Kültürel hafıza biraz da böyle oluşur. Bazen bir kitapta, bazen bir resimde, bazen de tek bir ezgide geçmişle bugün arasında görünmez bir bağ kurulur.

Bu nedenle Türk sanat müziğinin yaşatılması, yalnızca eski eserlerin korunması anlamına gelmez. Bu müziğin yeni kuşaklara öğretilmesi, yeni bestelerin yapılması, genç sanatçıların yetişmesi ve geleneğin çağın imkânlarıyla yeniden yorumlanması da gerekir.

Geçmişi korumak, onu bir müzeye kapatmak değildir. Geçmişin içinden gelen değerleri bugünün hayatında yaşatabilmektir.

Türk olmak, kültürünü sevmek ve başkasına saygı duymak

Benim itirazım, bir müzik teriminin farklı biçimlerde tartışılmasına değil. İnsanların Türk sanat müziğini sevmek zorunda olduğunu da düşünmüyorum. Herkesin müzik zevki kendine aittir. Kimi klasik musikiyi sever, kimi rock dinler, kimi cazdan hoşlanır, kimi türkülerin içinde kendini bulur.

Fakat sevmemek başka, bir kültürel adlandırmayı sırf millî kimliği hatırlatıyor diye küçümsemek başkadır.

Bir insan Türk sanat müziğini dinlemeyebilir. Bu onun tercihidir. Fakat bu müziğin adındaki Türk kelimesinden rahatsızlık duyuluyorsa, o zaman yalnızca müzikten değil, kültürel kimliğe bakışımızdan da söz etmemiz gerekir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin adı, tarihi, dili, edebiyatı, sanatı ve kültürel mirası vardır. Bunları tanımak ve sahiplenmek, başka kültürlere düşmanlık etmek anlamına gelmez.

Türk halk müziği de bizimdir, Türk sanat müziği de. Türkçenin zenginliği de bizimdir, Anadolu’nun binbir rengini taşıyan kültürel birikim de. Bunları yaşatmak, başkalarının kültürlerini reddetmek değildir.

Bir kültürün kendine özgü olması, başka kültürlerle hiç temas etmediği anlamına gelmez. Osmanlı musikisi de farklı coğrafyalarla ve topluluklarla etkileşim içerisinde gelişmiştir. Bu tarihî etkileşim, Türk musikisinin kendine özgü geleneğini ortadan kaldırmaz.

Kültürler arasındaki etkileşim zenginliktir. Fakat bu zenginliği kabul etmek, kendi kültürümüzü adlandırmaktan vazgeçmemizi gerektirmez.

Bir kelimeye tahammül edememek, bir kültürü anlamaya engel midir?

Ben kendi ülkemin sanatını, edebiyatını, musikisini ve kültürünü adlandırırken Türk kelimesini kullanmaktan rahatsızlık duymuyorum. Aksine, bunun doğal ve meşru bir kültürel ifade olduğunu düşünüyorum.

Bu ülkenin tarihini, edebiyatını, musikisini ve sanatını sahiplenmekten çekinmemeliyiz.

Bir Fransız, Fransız müziğini sevdiğinde bunu başka milletlere karşı bir tavır olarak açıklamak zorunda değildir. Bir Japon, Japon müziğini dinlediğinde kimseye üstünlük tasladığı anlamı çıkmaz. Bir Koreli, K-pop ile kültürünü dünyaya tanıttığında bunu başka toplumları dışlamak için yaptığını varsaymayız.

Öyleyse bir Türk’ün kendi müziğini sahiplenmesini neden peşinen başka bir niyetle açıklayalım?

Kültür, kimsenin tekelinde değildir; fakat her kültürün kendine ait bir tarihsel hafızası vardır. Bu hafızayı tanımak, korumak ve gelecek kuşaklara aktarmak toplumların doğal sorumluluklarından biridir.

Kendi kültürüne sahip çıkmakla başka kültürleri küçümsemek arasında büyük bir fark vardır. Bu farkı gözetmek zorundayız.

Son söz: Bir milletin sesi susturulamaz

Benim için Türk sanat müziği, geçmişin tozlu raflarında unutulmayı bekleyen bir hatıra değildir. O, bazen bir kemanın telinde, bazen bir udun nağmesinde, bazen de bir sanatçının sesinde yeniden hayat bulan kültürel mirasımızdır.

Onu dinlemek zorunda değilsiniz. Sevmek zorunda da değilsiniz. Fakat varlığını, tarihini ve adını anlamaya çalışmadan yargılamak, kültürün derinliğini gözden kaçırmaktır.

Bir kelimeyi silerek tarihi silemezsiniz. Bir müziğin adını değiştirerek onun yüzyıllar içinde oluşmuş hafızasını ortadan kaldıramazsınız. Kültürel miras, birilerinin hoşuna gidip gitmemesine göre varlık kazanmaz.

Türkiye, tarihî birikimiyle, diliyle, sanatıyla ve kültürüyle bu coğrafyanın köklü ülkelerinden biridir. Bu mirası korumak, onu yeni kuşaklara aktarmak ve geleceğe taşımak hepimizin sorumluluğudur.

Türk sanat müziğini bu toprakların değerli miraslarından biri olarak görüyorum. Türk halk müziğini de öyle. Kendi kültürümüzü yaşatırken başka kültürlere saygı duymaktan vazgeçmeyeceğiz; fakat kendi adımızı söylemekten de çekinmeyeceğiz.

Çünkü insan, köklerini inkâr ederek değil, onları tanıyarak büyür.

Ve bir milletin sesi, onu duymak istemeyenler var diye susmaz.

Aslı Neşe Kutluay

Kaynaklar

  • T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ottoman Music. https://www.ktb.gov.tr/EN-120261/ottoman-music.html
  • Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Makam, Mûsiki. https://islamansiklopedisi.org.tr/makam–musiki
  • T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye’nin kültürel mirası ve geleneksel müzikleri. https://www.ktb.gov.tr/

Not: Yazı, Türk sanat müziğinin tarihî ve kültürel kimliğini ele almaktadır. Kültürel adlandırmaların tarihsel gelişimi ile kişisel müzik tercihleri birbirinden ayrı değerlendirilmelidir.