Türkiye’de kadına yönelik kanunlar, uzun yıllar süren mücadelelerin ve toplumsal farkındalıkların sonucunda ortaya çıkmıştır. Amaç nettir: Kadını korumak, şiddeti önlemek ve adaleti tesis etmek. Ancak her toplumsal düzenlemede olduğu gibi, zamanla bu kanunların uygulama alanlarında farklı tartışmalar da gündeme gelmektedir.
Bir yandan kadınlar için hayati önem taşıyan yasal düzenlemeler vardır. Şiddete karşı koruma, uzaklaştırma kararları, hukuki destekler ve sosyal güvenceler; pek çok kadının hayatta kalmasını, sesini duyurmasını sağlamıştır. Bu yönüyle bakıldığında, kanunların varlığı tartışmasız bir gerekliliktir.
Diğer yandan toplumda şu soru da sıkça dillendirilmektedir: “Kanunlar yalnızca korumak için mi kullanılıyor, yoksa zaman zaman yanlış anlaşılmalara mı yol açıyor?”
Bazı durumlarda, hukuki süreçlerin taraflar arasında derin yaralar açtığı, aile kurumunun yıprandığı, erkeklerin kendilerini tamamen dışlanmış hissettiği yönünde görüşler dile getirilmektedir. Özellikle boşanma süreçleri, nafaka, velayet ve uzaklaştırma kararları; hem kadın hem erkek açısından uzun süren duygusal ve sosyal sonuçlar doğurabilmektedir.
Burada mesele, kadın ya da erkek avantajı değildir. Asıl mesele, adalet duygusunun her iki taraf için de korunmasıdır. Kanunların amacı, bir cinsiyeti yüceltmek ya da diğerini değersizleştirmek değil; toplumsal barışı ve güveni sağlamaktır.
Sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle birlikte ilişkiler de dönüşmektedir. Sanal ortamda yaşanan iletişim sorunları, evlilikler üzerinde baskı oluşturmakta; yanlış anlaşılmalar, güvensizlikler ve hukuki süreçlerle sonuçlanabilmektedir. Bu noktada, yalnızca yasaların değil; toplumsal bilinç, ahlaki sorumluluk ve karşılıklı saygının da önemi büyüktür.
Belki de bugün sormamız gereken soru şudur: Kanunları değiştirmekten ziyade, kanunları daha doğru, daha dengeli ve daha vicdanlı uygulamayı başarabiliyor muyuz?
Kadını korurken erkeği yok saymayan, erkeği sorumlulukla tanımlarken kadının güvenliğini zayıflatmayan bir denge mümkündür. Toplum ancak bu dengeyle güçlenir. Aksi halde, kazananı olmayan bir gerilim sürekli hale gelir.
Türkiye’nin ihtiyacı; çatışma dili değil, adalet dili, suçlayıcı bakış değil, çözüm odaklı yaklaşımdır. Kanunlar, toplumun vicdanıyla buluştuğunda gerçek anlamda işlev kazanır.