Türkiye'nin Stratejik Paradoksu: "Yerli ve Milli" Söyleminin "İthal Bağımlılık" Gerçeğiyle İmtihanı

Türkiye'nin son dönem savunma, dış politika ve ekonomi stratejileri, bir "stratejik satranç" turnuvası gibi sunuluyor. Ancak hamleler dikkatle incelendiğinde, ortaya çıkan tablo daha çok "kuralları başkasına ait bir damalı tavlaya" benziyor. Taşlar aynı tahtada ama oyunun ruhu ve sonucu üzerindeki kontrolümüz sınırlı. Türkiye, "milli olma" iddiasıyla "ithal bağımlılık" gerçeği arasında derin bir stratejik kırılma yaşıyor. Bu, sadece bir politika eleştirisi değil, bir "stratejik öngörüsüzlük" ve "fırsat maliyeti" analizidir.

Savunma Sanayiindeki "Kalp Krizi": Tasarım Milli, Motor İthal

KAAN, HÜRJET... İsimler gurur verici, tasarımlar göz kamaştırıcı.

Türkiye, KAAN gibi 5. nesil bir savaş uçağı ve HÜRJET gibi bir jet eğitim/taarruz uçağını tasarlayarak savunma sanayiinde ciddi bir yetenek sıçraması gerçekleştirmiştir. Ancak, bu projelerdeki en kritik nokta olan motor teknolojisi, projelerin en zayıf halkasını oluşturmaktadır. İş en hayati bileşen olan "kalp" meselesine, yani motora gelince, durum değişiyor. KAAN'ın General Electric F110, HÜRJET'in ise yine GE F404 motoruna bel bağlaması, "tasarım bizden, ruh başkasından" ikilemini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

Bu durum köklü bir stratejik öngörüsüzlüğe işaret ediyor. Kritik bir alt sistem temin edilmeden, uçağın tasarım ve üretim aşamasına geçilmesi, projeyi tedarikçi ülkenin (ABD) siyasi ve diplomatik insafına terk etmek anlamına gelir. Bir savaş uçağını, motor temini garanti edilmeden tasarlamak ve üretim bandına sokmak, ciddi bir risk. Her ne kadar ilk parti 45 uçak motoru için ABD’ ile anlaşma sağlanmış olsa da, Stratejik bağımsızlık iddiasıyla yola çıkıp, en kritik noktada bir tedarikçi ülkenin (ABD) siyasi ve diplomatik insafında sıra beklemek, acaba "bağımsızlığın yeni tanımı" mı oldu? Bu bağımlılık, projeleri ileride kilitleyebilecek en büyük risk olarak duruyor. Buradan kesinlikle yapılanların hor görüldüğü, emekleri görmezden geldiğim düşünülmesin. Ancak geçici çözümler ve operasyonel Açıklar Taktiğin Stratejiye Dönüş(e)meyişine sebep oluyor.

F-35 programından çıkarılma, haklı bir "yerli ve milli öfke" yarattı. Ancak bu öfkenin pratikteki karşılığı, F-16V modernizasyonu ve Eurofighter temini gibi geçici çözümler oldu. Bu durum, "lüks villadan çıkarılıp apartman boşluğunda oturmaya razı olmak" gibi bir şey. Bu platformlar, 2030'lu yılların hava sahasındaki uzun vadeli ihtiyaçlarımıza cevap veremez. Bunlar, stratejik bir açığı kapatmaktan ziyade, zaman kazanmaya yönelik geçici taktiklerdir. Ankara'nın bu gerçeği nispeten geç fark ettiği ve KAAN gibi uzun vadeli çözümlere yönelmesi olumlu olsa da, bu süreçte ortaya çıkan operasyonel açıklar görmezden gelinmemelidir.

Daha da vahimi, bu kısa vadeli taktiklerin gölgesinde, günlük operasyonel ihtiyaçlar ihmal ediliyor. Deniz Kuvvetleri'nin "emektar" Seahawk helikopterleriyle idare etmek zorunda kalması veya Hava Kuvvetleri'nin "yaş haddini zorlayan" C-130'larıyla görev yapması, "evin çatısını altın kaplamak ama musluğun sürekli damlamasını görmezden gelmek" gibi. Stratejik projelerin gölgesinde, mevcut kuvvet yapısının acil ihtiyaçlarının ertelenmesi, savunma hattında görünmez çatlaklar oluşturduğu gibi kısa ve uzun vade arasındaki denge sorununu da gözler önüne sermektedir.

Türkiye'nin dış politikası, elindeki güçlü kozları stratejik kazanıma dönüştürme konusunda sınıfta kalıyor. İsveç ve Finlandiya'nın NATO üyelik süreci, Ankara'ya verilmiş bir "joker kart" gibiydi. Ancak biz, bu kartı "iskambil destesinin arasına koyup unuttuk". Bu süreç, F-35/F-16 ve CAATSA gibi sorunlarda doğrudan bir pazarlık kozu olarak etkin bir şekilde kullanılamadı.

ABD'nin F-16V satışına koyduğu şartlar ve S-400 sonrası yaptırımlar, elimizdeki kozları ya göstermemekten ya da yanlış zamanda masaya sürmekten kaynaklanıyor. Diplomasi satrancı oynarken bazen şahı korumak yerine piyon peşinde koşmak, bizi "pazarlık masasında kalabalık ama etkisiz" bir aktör haline getiriyor. Bu pasiflik, kaçırılmış fırsatların en acı örneklerinden.

Büyük güçlerle ilişkilerde, sahip olunan kozlar (coğrafi konum, NATO üyeliği, bölgesel etki) maksimum fayda sağlayacak şekilde, zamanında ve kararlılıkla masaya sürülmelidir. Türkiye'nin bu tür kritik dönemlerde pasif veya reaktif bir diplomasi izlemesi, stratejik çıkar elde etme kapasitesini zayıflatmaktadır.

Bu eleştirel tablo, savunma ve diplomasi ile sınırlı değildir. Sivil havacılıkta, THY'nin Airbus ve Boeing'e verdiği milyar dolarlık siparişler, normal koşullarda muazzam bir pazarlık gücüdür. Bu çapta alımların karşılığında genellikle teknoloji transferi, ortak üretim veya diplomatik taviz beklenir. Ancak bizde durum, ne yazık ki "uçak + ikram menüsü" paketinden öteye geçemedi. Büyük ölçekli alımlar, stratejik kazanca dönüştürülemedi.

Enerji politikasında ise durum daha da vahim. Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS ) gibi zaten teknik ve mali açıdan tartışmalı bir model varken, bir de henüz ticari olgunluğa ulaşmamış, maliyetleri belirsiz Small Modular Reactor (SMR) girişimlerine yönelmek, "daha arabayı park etmeyi öğrenmeden Formula 1 yarışına kaydolmak" gibi riskli bir macera. Kanıtlanmış teknolojiler dururken, kaynak israfına yol açabilecek bu tür denemeler, enerji bağımsızlığı hedefiyle tamamen tezat oluşturuyor.

Tarım ve ticaret cephesinde ise, ABD ile görüşmeler öncesi yapılan tek taraflı gümrük indirimleri, Türk çiftçisini ve sanayisini korumasız bırakan bu hamle, ulusal çıkarların küresel ticaret dinamikleri karşısında nasıl hızla taviz verebileceğinin göstergesidir.

Hükümetin anlattığı "başarı hikâyeleri" ile sahada yaşanan "stratejik açmazlar" yan yana konulduğunda, Burak Yıldırım'ın "Yersek, dış politikada başarılısınız" şeklindeki ironik sözü, durumun özünü mükemmel özetliyor. Çünkü tablo net:

· Savunmada: "Yerli ve milli" uçağın motoru yabancı.

· Diplomaside: Kozlar masada değil, çekmecede unutuluyor.

· Operasyonda: Geçici çözümler, kalıcı açıkları kapatamıyor.

· Ekonomide: Milyar dolarlık alımlar, stratejik kazanca dönüşmüyor.

· Enerjide: Riskli deneyler, yeni bağımlılıklar üretiyor.

Bu tablo, "yerli ve milli" söyleminin pratikte ne denli sınırlı kaldığını göstermekte ve Türkiye'nin gerçek anlamda stratejik özerklik kazanabilmesi için politika yapım süreçlerinde köklü bir revizyona ihtiyaç duyduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

İşte bu sebeplerden, stratejik özerklik hedefi, hâlâ bir "sunum slaydı" olmaktan öteye geçememiş durumda. Akademik bir dille ifade edersek; yapısal bağımlılık sürmekte, stratejik öngörü eksikliği derinleşmektedir. Mizahi bir dille özetlersek; görünüşe göre biz, "yerli ve milli bağımlılık" icat eden dünyadaki tek ülkeyiz. Ve maalesef, bu icadın patent bedelini hep birlikte ödüyoruz.