Her milletin hafızası vardır; kimisi onu taşlara yazar, kimisi destanlara. Biz Türkler içinse o hafıza en çok türkülerde gizlidir. Çünkü türkü dediğin sadece bir ezgi değildir; bir milletin gözyaşıdır, sevinci, hasreti, aşkı, kavgası ve duasıdır.
Benim için türküler söz konusu olduğunda Yozgat ayrı bir yere oturur. Çünkü Yozgat’ın türkülerinde bozkırın rüzgârı vardır, gurbetin acısı vardır, sevdanın ince sızısı vardır.
‘’Dersini almış da ediyor ezber
Sürmeli gözlerin sürmeyi neyler aman
Bu dert beni iflah etmez del'eyler
Benim dert çekmeye dermanım mı var aman’’
derken, sadece bir sevgili değil, bütün bir sevda geleneği dillenir.
Çocukluğumdan aklımda kalan bir anı var: Henüz ilkokuldaydım. Öğretmenimiz Abdullah Gökhan, bizden bir koro kuracağını söylemişti. Sesi güzel olanları seçti, biz de büyük bir heyecanla sıraya girdik. Sonra o koro içinde Yozgat’ın türkülerini söyledik. Hatırladıkça hâlâ içim titrer… Birlikte “Yozgat Sürmelisi” söylemiştik, ardından “Çıt çıt çıt çedene” ile sesimiz bozkırın rüzgârına karışmıştı. O küçücük sınıf, bir anda koca bir halk meydanına dönüşmüş gibiydi. İşte o gün anladım ki, türkü söylemek sadece şarkı söylemek değil; bir kimliğin, bir aidiyetin dile gelmesiydi.
Türküler aslında Türklüğün sesli tarihidir. Kitaplarda yazmayanı, arşivlerde bulunmayanı türkü söyler bize. Cephedeki yiğidin niyazını, gurbet yoluna düşen işçinin özlemini, baba ocağından ayrılan gelinin sessiz gözyaşını… Bunların hepsi türkülerde saklıdır. Yani türkülerimiz, en sahici tarih belgelerimizdir.
Bugün dünyaya açıldığımız, farklı kültürlerle iç içe olduğumuz bir çağdayız. Elbette güzel… Ama şunu unutmamak gerekir: Türküsüz bir nesil, köksüz kalır. Çünkü türkü, diliyle, ezgisiyle, sözüyle bir kimliktir. Yozgat’ın türküsüyle Kars’ın türküsü, Sivas’ın deyişiyle Erzurum’un barı aynı milletin farklı renkleridir. Hepsi birleşince bir bütün olur: Türklük olur.
Ben bazen düşünüyorum: Türküler olmasa biz kim olurduk? Belki de dilsiz bir millet gibi… Çünkü türküler olmadan ne köy odasında sazın tınısı kalır, ne de düğünlerde söylenen coşku. Türküler susarsa, aslında biz de susarız.
Bugün hâlâ Yozgat’ın bozkırında bir genç eline sazını alıp “Sürmelim” söylüyorsa, işte Türklüğün ruhu hâlâ yaşıyor demektir. Çünkü türkü söyleyen bir millet, asla kaybolmaz.
Türküler, bizim göçlerimizin izini, sevdalarımızın acısını, yüzyıllardır süren mücadelemizin sesini taşır. Ve biz türkülerimize sahip çıktığımız sürece, Türklüğün sesi de gök kubbenin altında yankılanmaya devam edecektir.