TURUNCU BULUT - 19
Yerli halkın, kahve içip dostlarıyla hoş sohbet etmeye gittikleri kafelere ailece gider, sekiz-on adet çocuklarıyla en az üç masayı gasp eder ve saçma
Bursa'ya bahar geldiği Gökdere'nin çağlamasından belli olurdu. Kış boyunca tepelere dolan kar güneşle erir, şehrin ortasından ovaya coşkuyla akardı. Sanki dağın zirvesinde uyanan çiçeklerin selamını ovadaki insanlara telaşla ulaştırmaya çalışır gibi debisi vardı. Irgandı Köprüsü'nden aşağı doğru bakınca, kıvrılıp giden suyun etrafında hayat bulan yeşil örtü, şehir kargaşasının içinde bir Zümrüt taşı gibi parlıyordu. Fakat bir sabah, dere kenarındaki o güzelim otların arasında kanlar içinde yatan bir adam bulunmuştu. Yaşıyordu, ama yaşıyor demeye bin şahit gerekebilirdi. Sabahın ilk ışıklarıyla fark edilip polise haber verilmiş, çok geçmeden de günün haberi olmuştu.
Duru bu olay karşısında düştüğü dehşeti Baran'a hararetle aktarıyordu,
“Adamı sabah okula giden küçük çocuklar görmüş galiba, esnafa söylemişler, onlar da hemen ambulans çağırmış. Suratı tanınmaz haldeymiş biliyor musun ?”
Kolunun altında duran sevgilisinin narin omuzlarını kendine çekti Baran, ilk tanıştıkları yerde Emirsultan'ın bahçesindeydiler. Akşam üzeriydi, ikiside manzaraya bakarak konuşuyordu. Yanağını sevdiği elini, Duru'nun hilal çenesine kaydırarak,
“Çok mu korkmuş benim bebeciğim!” diyerek güldü Baran.
“Ya ama cidden korkunç değil mi, adam da fabrika sahibi miymiş neymiş. Kesin birine borcu harcı vardır,” ses tonunu mutsuzlukla düşürerek “tefecilerin hiç acıması yok, bence o tarz bir mesele. Ne olursa olsun ben çok üzüldüm adamcağıza. Yirminin üzerinde kırığı varmış biliyor musun?”
Baran sırıtıp kelimeleri yuvarlayarak “Eline sağlık Ragıp abi.” dedi. Duru başını doğrulttu birden,
“Ne dedin bitanem?”
“Hayır diyorum hayatım, ne suratını biliyorum ne kemiklerini. Açıkçası umurumda da değil. Şu an seninle ilk tanıştığımız bankta oturuyorum, karşımda berrak şehir manzarası. Senin kokun geliyor devamlı rüzgar estikçe... Güneş Tophane'nin arkasında batıyor onu görmüyorum ama şu bulutlar var ya,” parmağıyla ovanın üstündeki bulutları işaret etti “bak hepsini turuncuya boyamış!”
“Aaa evet turuncu bulutlar!” dedi Duru neşeyle “sanki portakal suyuna bandırılmış pamuk şekeri gibiler değil mi?”
“Hayal gücünü yesinler senin. Ben hiç...” Telefonun çalmasıyla sözü kesildi Baran'ın arayan Sefa'ydı,
“Baran abi nasılsın!” sesi heyecanlı geliyordu.
“İyim güzelim seni sormalı?”
“İnternetteki haberlere bakıyordum şimdi, sana bahsettiğim adam vardı hani anneme vuran, dere kenarında bulunmuş. Kanlar içindeymiş abi o adamdı işte o adam. Aç bak sen de. O şerefsizdi işte. Çok sevindim abi çok iyi olmuş!”
“Tamam bakarım abiciğim, sen de çok sevinme öyle haberlere boş ver. Kapıyorum şimdi Duru ablanlayım.”
“Ooo abi, selam söyle o zaman. Görüşürüz!”
Telefonu kapatırken Ragıp'tan bir mesaj gördü, açtı.
-Nasıl ama Barancığım, olmuş mu dersin ? Duru Baran'ın mesaj yazdığını görünce telefona baktı, “Kim hayatım?”
“Ragıp abi yazmış, muhasebeci aramışta onunla ilgili soruyor.” (Kendini Ragıp'ı iş yerinden arkadaşı olarak tanıtmıştı Duru'ya. Bir şirketin satın alma departmanında beraber çalıştıklarını söyleyip geçiştirmişti.)
-Olmuş abim, çok iyi iş çıkarmışsın.
-Teşekkür ederim canım, doğal yetenek işte beceriyorum böyle şeyleri. Bu arada önümüzdeki hafta yengenle Prag'a gidiyoruz tavsiyeni dinledim.
-Güzel haber! İyi eğlenin abi. Yerinizde olmak isterdim.
-Nerde Prag orda bırak Barancığım :)
Baran birden kahkaha attı, Duru'ya dönüp “Bu adam alem yaa! Prag'a gidecekmiş eşiyle, nerde Prag orda bırak diyor! Böyle kötü espri yaptığını bilseler vize mize vermezlerdi kesin!”