UÇURTMA AVCISI

Yazarın daha önce “Bin Muhteşem Güneş” romanını okumuştum ve yine benzer bir Afganistan hikâyesine tanık olmuştum. O romanda da emperyalist devletler tarafından ezilen ve kullanılan bir Afganistan anlatılırken, kadınların yaşadığı zorluklar, genç kızların çok erken yaşta hatta çocuk yaşta zorla evlendirilmeleri, yaşanan savaşın ülkede bıraktığı kalıntılar da romandaki kurguyla beraber okuyucuya aktarılıyor.

Ancak “Uçurtma Avcısı” beni çok daha derinden sarstı. Hayatımda içimin parçalandığı ilk kitap diyebilirim bu eser için. 2007 yılında beyaz perdeye aktarılan filmini henüz izlemedim ama arkadaşlarımdan gelen geri bildirimler üzerine çok yakında bu romanın filmini de izleyeceğim. Ancak romanda satırları okurken de zaten bu hikâyeyi bir sinema koltuğunda beyaz perdede izliyormuşum havasına kapıldım. Yazarın kalemi bu konu özelinde gerçekten muazzam. Çoğu insanın bu romanı okurken gözlerinden yaş geldiğine eminim.

Kitabın protagonisti Afganistan’ın Kâbil kentinin Vezir Ekber Han bölgesinden Peştun olan Emir isimli bir çocuktur ve bu çocuğun hikâyesi ile o yılların Afganistan’ına gideceğiz. Afganistan’da krallığın çöküşü, Sovyet işgali, Taliban yönetimi ve bu yönetimin halk üzerinde yaptığı büyük kıyımlar, Afgan halkının Pakistan ve Amerika’ya göçleri gibi dönemin siyasi ve politik olayları, iç savaşları ve kıyımlar, Emir’in hikayesiyle beraber okuyucuya sunuluyor.

Kurgu ve hikâye öyle yoğun bir dram içeriyor ki kimi zaman kitabı bir kenara bırakıp “Yok bugünlük bu kadar yeter, yarın devam edebileceğim, daha fazla kaldıramam.” dedirtti. Bazı anlarda ise “Bunun sonu nereye bağlanacak, olumlu bir şeyler yaşanacak mı? Bu bölümü kesin bitirmem gerek.” umuduyla sayfalar beni kendisine çekti ve kitap akıp gitti. Ama her iki durumun da sonunda bu yaşanmışlıkların gerçek olduğunu bilmek, bunları birilerinin gerçekten yaşadığını düşünmek yüreğimi parçaladı.

Bu arada kitabın incelemesine devam ederken bir noktaya değinmek istiyorum, romanda verilen mesajlar, o tarihsel dönemde Afgan halkının yaşadığı tüm zorluklar ve çektiği acılar, yine o dönemin Afganistan'ının emperyalist devletlerce bir kukla gibi kullanılması, ülkede çıkan iç karışıklık, dinin kullanılarak insanların katledilmesi bir hikâye ile anlatıldığı için kitabın değerlendirmesini yaparken asla spoiler vermeyeceğim, bu yüzden de hikâye tarafına çok fazla değinmeyeceğim. Çünkü romanın hemen her bölümünde bambaşka bir yaşanmışlık ile karşılaşacaksınız. O an da hissedeceğiniz dramı, üzüntüyü ya da herhangi başka bir duyguyu bir yerden spoiler yemeden ilk kez romanın sayfasında tanık olmak çok daha kıymetli bu eserde.

Kitabın dilini son derece akıcı buldum. Satırları okurken duraksamadan, akıp gidiyor roman. Bu duruma da yazarın kelimeleri bir araya getirme ve kelimelerle bir görsel ortaya çıkarma sanatı diyorum. Çünkü bazı kitaplarda bir kelimeden diğer bir kelimeye geçerken bile duraksıyorsunuz ve bu, kitaplarda en sevmediğim durumlardan birisi.

Bir diğer durum ise betimlemeler. Son derece tadında, ölçüsü çok iyi ayarlanmış betimlemeler, hikâyede o an verilmek isteneni size gözünüzde canlandırıyor ama asla sıkmıyor. Yine kitaplarda en sevmediğim bir diğer özellik olan uzun betimlemeler bu kitapta asla yok.

Kesinlikle tavsiye edeceğim, muhteşem bir roman. Mutlaka okumalısınız. Ancak yine siz okuyucularıma ve bu kitabı daha önce okumamış olanlara vermek istediğim bir ayrıntı bulunuyor. Eğer duygusal anlamda zor bir dönemdeyseniz, psikolojik olarak kendinizi iyi hissetmediğiniz bir zamansa, hayatınızda olumsuzluklar o an olumlu şeylerin önündeyse bu romanı işte o anlarda tavsiye etmem. Çünkü üstünüze bir de bu roman gelmesin. Hatta bu kitaptan önce bir dram falan okuduysanız da üst üste ağır gelebilir. Huzurlu, keyifli, kendinizi iyi hissettiğiniz bir zaman aralığında bu romanı yaşaya yaşaya okumalısınız derim. Gerçekten o derece acıklı konulara tanıklık edeceksiniz.

25 bölümden oluşan romanda Kabil’in kuzeyinde yer alan Vezir Ekber Han bölgesinde zengin bir ailenin çocuğu olarak yaşayan Emir, Kabil’in en güzel evinde yaşamaktadır. Hizmetçileri Ali, babasının yakın arkadaşıyken, Ali’nin oğlu Hasan da Emir’in arkadaşıdır. Ali ve Hasan da bu görkemli evin bahçesinde bulunan bir kulübede yaşamaktadırlar. Emir’in halkı Peştunlar iken, Hasan’ın halkı ise Hazaralardır.

Romanda ise protagonist Emir çocukluğunda Hasan’a karşı yaptığı haksızlıkların, attığı yalanların, ona karşı olan davranışlarının, o yaşlarda yapmak isteyip de yapamadıklarının acısını hep çekecektir. İşte bu acı Sovyetlerin Afganistan’ı işgalinden sonra Emir’in babasıyla beraber Amerika’ya kaçmasıyla daha da artacak ve Emir’in kalbinde daha çok yer edinecektir. Hele ki bazı gerçekleri öğrenip de yapmak zorunda olduğunun, Hasan’a karşı yerine getirmek zorunda olduğu son bir sorumluluğun farkına varmasıyla yüreğinde yer etmiş acılar ve pişmanlıklar Emir’i zorluklar içinde boğuşan Afganistan topraklarına yeniden çekecektir.

Romanda Emir’in pişmanlıklarını, acılarını ve içinde yaşadığı çelişkileri okurken; kurgunun içerisine yerleştirilen ve o yılların Afganistan’ını gözler önüne seren olaylarda ise hüzne boğulacaksınız. “Coğrafya kader mi?” diye sorduran bir roman.

Ortadoğu’nun kaderi tarih boyunca hiç değişmedi, o yıllarda Afganistan’da Emir ve Hasan’ın yaşadıklarını şimdi yine aynı savaş coğrafyalarında başka çocuklar yaşamaya devam ediyor; başka kadınlar ölmeye devam ediyor; aileler yok olup gidiyor; insanlar insanlığı unutuyor, sırf o beş para etmez hırsları ve emperyalist güçleri uğruna; olan hep mazluma ve güçsüze oluyor; hem de yaşamak hatta insanca yaşamak o mazlumların, o çocukların ve o kadınların da sonuna kadar hakkıyken; ve en acısı da utanmadan tüm dünya bu duruma hiçbir şey yapamıyor, belki de yapmak işine gelmiyor.

Tarihte daha çok “Uçurtma Avcısı” gibi romanlar yazılır ancak bu kader hiçbir zaman değişmez. Ancak insan yine de umut etmek istiyor, ne için mi? Belki dünya bir gün herkesin insanca yaşayabildiği; dil, din, ırk ayrımının yapılmadığı; hayvanın kendi hayvan haklarıyla, doğanın da kendi doğa haklarıyla yaşayabildiği; kadınların ve çocukların ölmediği; insanların amaçlarının hayatta kalmak için değil de kariyerleri ve hedefleri üzerlerine bir şeyleri başarmak olduğu; annelerin üzülmediği; babaların yüreklerinin acımadığı; emperyalist devletlerin çıkarları uğruna çıkardığı savaşların son bulduğu bir yer olur…