Geleceğin Dünyası: Küresel İnsan mı, Kökleri Olan İnsan mı?
Bu yazı dizisinin başından beri aynı sorunun etrafında dolaşıyoruz:
İnsan kimdir?
Bir tüketici mi?
Bir birey mi?
Yoksa geçmişi, kültürü, dili ve hafızası olan bir topluluğun devamı mı?
Küreselleşmenin hız kazandığı son otuz yılda dünya büyük bir değişim yaşadı. Teknoloji sınırları aşarken, bilgi saniyeler içinde kıtalar arasında dolaşırken ve ekonomik ilişkiler küresel bir ağ hâline gelirken birçok kişi ulus devletlerin zamanla önemini kaybedeceğini düşündü.
Ancak bugün geldiğimiz noktada farklı bir tablo görüyoruz.
Dünyanın en güçlü ülkeleri hâlâ kendi tarihlerini öğretiyor.
Kendi dillerini koruyor.
Kendi kültürlerini yaşatmaya çalışıyor.
Çünkü modernleşmek ile köksüzleşmek aynı şey değildir.
Dünyaya açılmak ile kendini unutmak arasında büyük bir fark vardır.
Asıl mesele, bu ikisi arasında denge kurabilmektir.
Bir insan aynı anda hem dünyaya açık hem de kendi kültürüne bağlı olabilir.
Hem evrensel değerlere sahip olabilir hem de kendi tarihini sevebilir.
Hem farklı toplumları tanıyabilir hem de kendi köklerini koruyabilir.
Aslında insanlık tarihi boyunca medeniyetleri güçlü kılan da bu denge olmuştur.
Köklerinden kopmadan yenilenebilmek…
Geçmişe saplanmadan geleceğe yürüyebilmek…
Bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük tehlikelerden biri, her şeyin birbirine benzemeye başlamasıdır.
Şehirler benziyor.
Alışkanlıklar benziyor.
Kelimeler benziyor.
Hayaller bile birbirine benzemeye başlıyor.
Oysa insanlık yalnızca ortak yönleriyle değil, farklılıklarıyla da güzeldir.
Bir Karadeniz türküsüyle bir Japon ezgisinin aynı olmaması güzeldir.
Bir Anadolu masalıyla bir İskandinav destanının farklı olması güzeldir.
Çünkü kültürler insanlığın ortak bahçesindeki farklı çiçekler gibidir.
Hepsini aynı renge boyamak, zenginliği artırmaz.
Azaltır.
Bu nedenle mesele küreselleşmeye bütünüyle karşı çıkmak değildir.
Mesele, küreselleşmenin içinde kaybolmamaktır.
Teknolojiyi kullanırken hafızamızı koruyabilmektir.
Dünyaya açılırken kendi penceremizi kapatmamaktır.
Çocuklarımıza yabancı dilleri öğretirken kendi dilimizin inceliklerini de aktarabilmektir.
Gelecek kuşaklara yalnızca daha gelişmiş cihazlar değil, daha güçlü bir kültürel miras da bırakabilmektir.
Çünkü insan yalnızca bugünde yaşamaz.
Geçmişiyle yaşar.
Hatıralarıyla yaşar.
Kendisinden önce gelenlerin bıraktığı izlerle yaşar.
Ve belki de bu yüzden ulus devletler hâlâ önemlidir.
Çünkü onlar yalnızca sınırları korumaz.
Bir toplumun ortak hafızasını da korurlar.
Yalnızca bugünü yönetmezler.
Geçmiş ile gelecek arasında köprü kurarlar.
Bu yazı dizisini tamamlarken ilk bölümde sorduğumuz soruya yeniden dönelim:
İnsan neden bir millete ait olmak ister?
Belki de cevabı çok basittir.
Çünkü insan yalnızca bir yere gitmek istemez.
Aynı zamanda bir yere ait olmak ister.
Ve kökleri olmayan hiçbir ağacın gökyüzüne uzun süre tutunamadığı gibi, hafızasını kaybeden toplumlar da geleceğe güvenle yürümekte zorlanır.
Dünyaya açılan pencereler elbette gerekli.
Ancak o pencerelerin açıldığı ev ayakta kaldığı sürece…