☰
✕

Unutmak Bir Hayatta Kalma Biçimi midir?

İnsan her şeyi hatırlayarak yaşayamaz.

Bazı anılar vardır; hatırlandığında kalp hızlanır, nefes daralır, beden bir anda yıllar öncesine geri döner. İşte o anlarda unutmak, bir eksiklik değil, bir savunma biçimidir. Zihin, bizi hayatta tutmak için seçici davranır; neyi taşıyabileceğimizi tartar, neyi erteleyeceğimizi sessizce karar verir.

Beynimiz sandığımızdan daha merhametlidir.

Dayanamayacağımız ağırlıkları omuzlarımızdan alır, onları bir köşeye kaldırır, üzerlerini sessizlikle örter. Bu yüzden bazı çocukluk anılarını net hatırlamayız. Bu yüzden bazı yüzler flu, bazı sesler eksiktir. Bu yüzden yıllar sonra bile “hiçbir şey olmamış gibi” yaşamaya devam edebiliriz. Çünkü aksi hâlde yaşam durur; çünkü ruh, yükün altında ezilir.

Unutmak çoğu zaman yanlış anlaşılır.

Toplum bize hep hatırlamayı erdem, unutmayı ise zayıflık olarak öğretti. Oysa unutmak da en az hatırlamak kadar insani ve gereklidir. Travma yaşayan insanlarda görülen hafıza boşlukları bir arıza değil; zihnin, “Buraya kadar” deme biçimidir. Bir çeşit içsel sigorta, bir emniyet kemeri gibi.

Nörobilim bugün şunu söylüyor:

Travmatik deneyimlerde beynin hafıza merkezleriyle duyguyu yöneten bölgeleri aynı anda çalışmaz; bu yüzden yaşananlar bazen görüntü, bazen his, bazen yalnızca bedensel bir tepki olarak kaydedilir. Yani hatırlayamamak çoğu zaman unutmaktan değil, bedenin önce hayatta kalmayı seçmesinden kaynaklanır.

Ama unutmanın da bir bedeli vardır.

Unutulan duygular yok olmaz; sadece yer değiştirir. Zihin sustuğunda beden konuşur. Açıklanamayan ağrılar, kronik yorgunluk, sebepsiz kaygılar, tekrar eden hastalıklar çoğu zaman geçmişin sessiz tanıklarıdır. Hatırlanamayan şey, hissedilerek kendini hatırlatır; kelime bulamayan duygu, bedende yer açar.

İşte bu yüzden bazı insanlar “hiçbir şey yaşamamış gibi” görünürken sürekli yorgundur.

Çünkü unutmak onları hayatta tutmuştur ama iyileştirmemiştir. Hayatta kalmakla yaşamak arasındaki ince çizgi tam da burada belirir. Bir insan yaşamaya devam edebilir ama içten içe donmuş hâlde kalabilir.

İyileşme, her şeyi hatırlamak değildir.

İyileşme; hatırlamaya hazır olduğunda, zihnin kilidini zorlamadan, bedenin ritmini dinleyerek ilerlemektir. Bazı anılar kapıyı çalar, bazıları hâlâ içeride kalmalıdır. Her hakikat her zaman anlatılmak zorunda değildir. Zamanı gelmeyen hakikat, yaradan çok yara açar.

Unutmak bazen bir kaçış değil, zaman kazanmadır.

İnsan ruhu aceleyle yüzleşmez. Kendini korur, geri çekilir, bekler. Doğru an geldiğinde, doğru kelime bulunur. Ve hatırlamak, o zaman yaralamaz; anlamlandırır. Çünkü artık yalnız değildir; yanında anlayış, şefkat ve mesafe vardır.

Belki de asıl soru şudur:

Hatırlamaya mı çalışıyoruz, yoksa kendimizi cezalandırmaya mı?

Bazı insanlar geçmişi sürekli deşer, bazıları ise hiç konuşmaz. Oysa ikisi de aynı acının iki ayrı yüzüdür. Unutmakla yüzleşmek arasındaki denge, insanın kendine ne kadar şefkat gösterebildiğiyle ilgilidir.

Unutmak bir hayatta kalma biçimiyse, hatırlamak da bir şefkat eylemidir.

Ve belki de insan, ancak unuttuğunu affedebildiği gün, gerçekten iyileşmeye başlar.