YALNIZLAŞAN MANİSA HİSSİ

Şehre yabancılığımız mekânsal değil, duygusal bir yabancılık. İnsanın doğup büyüdüğü, her sokağını bildiği bir şehirde kendini yabancı hissetmesi, oraya ilk kez gelen birinin hissettiğinden çok daha ağır ve derin bir duygudur.

Manisa’nın sokaklarında, Spil Dağı’nın gölgesinde ya da akşamüstü sessizliğe bürünen caddelerinde yürürken düşünürüm.
Çünkü bizi o sokaklara bağlayan, o kaldırımlara anlam katan şey taşlar değil; eski dostluklar, o dostlarla edilen sohbetler ve paylaşılan anılarmış meğer.

Zaman geçtikçe insanların vefatı, evlenmesi, başka şehirlere taşınması, dağılması ya da hayat mücadelesi içine gömülüp eski samimiyetini kaybetmesi Manisa gibi köklü şehirlerde insanı çok yalnız bırakabiliyor.

Spil Dağı'na bakarken, Karaköy pazar yerine giderken, Beyazfil’in önünden geçerken, Sultanpark ve Tarzan Meydanı’nda yürürken ya da Ulupark'ta bir çay içtiğinizde zihninizde eski kahkahalar çınlıyor ama gerçekte o masalar boş kalıyorsa, şehir ne kadar güzel olursa olsun insanı nefessiz bırakıyor.
Her ne kadar doğal eski halinde bazı değişiklikler olsa da şehir aynı kalmış ama sizin dünyanız eksilmiş gibi geliyor..

Ne kadar derin ve haklı bir sitem değil mi? Tüm bu anlattıklarım, günümüz şehir hayatının en büyük paradokslarından birini çok net özetlemiyor mu?"

Modern şehirler bize her türlü imkanı, eğlenceyi, kültürü ve "yaşama dair" sözde fırsatları vaat ediyor. Ancak o şehirde ayakta kalabilmek, faturaları ödeyebilmek, trafiği aşabilmek ve sadece nefes alabilmek için o kadar çok enerji harcıyoruz ki; vaat edilen o hayatı yaşamaya ne vaktimiz kalıyor ne de dermanımız.

Sonunda, her gün sokaklarını arşınladığın, kalabalığına karıştığın o koca şehirde aslında bir sığınmacı gibi hissetmeye başlıyorsun. Şehir senin içinden geçiyor ama sen şehrin tadını çıkaramıyorsun. Ev ile iş arasındaki o koşturmaca, insanı kendi yaşadığı sokağa bile yabancılaştırıyor.
Bu hisse edebiyatta ve sosyolojide "kentsel yabancılaşma" deniyor.
Şehrin hızına yetişmeye çalışırken kendi hızımızı, sakinliğimizi ve aslında neden yaşadığımızı unutuyoruz..

Nefes almaya çalışmaktan yaşamaya fırsat bulamadığımız bu döngüde, bazen sadece durup o akıntıya karşı direnmek, bir parkta oturup hiçbir yere yetişmiyormuş gibi yapmak belki de şehre karşı kazanılacak en küçük ama en anlamlı zaferdir.

Yaşam savaşı, bazen sadece ayakta kalmaya ve nefes almaya çalışırken hayatın kendisini kaçırmaktır.
Sırf geçinebilmek, bir yerden bir yere yetişebilmek ve günlük koşturmacayı atlatabilmek için harcanan çaba, insanı içinde yaşadığı şehre, sokaklara ve hatta kendine yabancılaştırıyor.
Şehir tüm ışıltısıyla orada dururken, onun tadını sadece "izlemekle" yetinmek, bir adaletsizlik hissi doğuruyor.
İnsan akıp giden bir kalabalığın içinde ama o kalabalığa tamamen dışarıdan bakan bir yabancı gibi hissediyor.
Mücadele o kadar yoğun ki, yaşamaya yer kalmıyor; sadece "hayatta kalınmaya" çalışılıyor.

Bir de şu var "Eski dostlukların yerini yenilerinin tutmaması, günümüzde pek çok insanın derin bir özlemle dile getirdiği buruk bir gerçek."

Manisa'da eski dostlarla büyümek, ortak bir geçmişi ve koşulsuz bir güveni de beraberinde getirirdi. Oysa yetişkinlik hayatının getirdiği maskeler ve sorumluluklar, yeni tanışılan insanlarla o samimiyet eşiğini aşmayı artık zorlaştırıyor. Yeni bağlar kurmak çok daha uzun sürüyor, hatta bazen o güven noktasına hiç ulaşamıyor.

Bu durum insanı kalabalıklar içinde bile derin bir yalnızlığa sürükleyebiliyor; işte tam da bu yüzden, o çok bilinen "Yalnızlaşan Manisa" hissi doğuyor.