☰
✕

YERALTI VE YERÜSTÜ KAYNAKLARIMIZI İYİ DEĞERLENDİRMELİYİZ

Türkiye'de yer altı ve yer üstü kaynaklarımız, ülkemizin ekonomik bağımsızlığı, sanayi gelişimi ve sürdürülebilir geleceği için en kritik yapı taşlarıdır.
Bu kaynakların doğru değerlendirilmesi; hammadde ihracatından ziyade, katma değerli uç ürün üretebilme kapasitemize bağlıdır.
Kaynaklarımızın mevcut durumunu ve nasıl değerlendirilmesi gerektiğini şu şekilde gruplandırabiliriz:
1. Yeraltı Kaynaklarımızdan Madenler ve Enerji kaynakları:
Türkiye, jeolojik yapısı nedeniyle maden çeşitliliği açısından dünyada ön sıralardadır.
Şöyle ki:
Bor Madenimiz: Dünya rezervlerinin %70'inden fazlası Türkiye'dedir. Boru sadece ham madde olarak satmak yerine; savunma sanayii, cam, seramik ve nükleer enerji gibi alanlarda uç ürün olarak işleyerek küresel pazara sunmalıyız.
Nadir Toprak Elementlerimiz: Eskişehir Beylikova'da dünyanın en büyük ikinci rezervlerinden biri keşfedilmiştir. Bu kaynaklar; elektrikli araçlar, akıllı telefonlar ve yüksek teknoloji ürünleri için hayati önem taşır. Yerli teknoloji üretiminde bu elementleri işleyecek tesisler hızla büyütülmelidir.
Kritik Metallerden Bakır, Alüminyum, Demir, Çinko: Bunlar sanayinin temel girdileridir. Arama faaliyetleri yapay zekâ ve modern sismik teknolojilerle artırılmalı, çevre dostu yeşil madencilik yöntemleri entegre edilmelidir.
Doğal Gaz ve Petrolümüz: Karadeniz'deki doğal gaz keşifleri ve Gabar'daki petrol üretimi enerji bağlılığımızı azaltmaktadır. Bu sahalardaki üretim kapasitesi artırılmalı ve derin deniz arama teknolojilerinde yerlileşme sağlanmalıdır.
2. Yerüstü Kaynaklarımızdan Su, Toprak ve Yenilenebilir Enerji kaynaklarımız:
Yer üstü kaynaklarının yönetimi doğrudan iklim krizi ve gıda güvenliği ile ilişkilidir.
Güneş ve Rüzgâr Enerjisi olarak: Türkiye, coğrafi konumu gereği muazzam bir güneş ve rüzgâr potansiyeline sahiptir. Yenilenebilir enerji yatırımları teşvik edilmeli, depolama teknolojileri (batarya sistemleri) geliştirilerek bu enerji şebekeye kesintisiz aktarılmalıdır.
Su Kaynakları olarak: Ülkemiz "su stresi" çeken bir bölgededir. Vahşi sulama tamamen terk edilmeli, tarımda damlama ve akıllı sulama sistemlerine geçilmelidir. Atık su geri kazanımı sanayide zorunlu hale getirilmelidir.
Tarım Arazileri ve Ormanlar olarak: Tarım arazilerinin imara açılması engellenmeli, yerli tohum ve Ar-Ge çalışmaları desteklenmelidir. Orman varlığımız hem kereste/kâğıt sanayii için sürdürülebilir yönetilmeli hem de karbon yutağı olarak korunmalıdır.
Evet…
Türkiyemizde yeraltından bor, demir, bakır, alüminyum, kurşun, çinko, krom, manganez, bor, altın ve gümüş gibi madenler çıkarılmaktadır.
Türkiyemiz, çeşitli enerji kaynaklarına da sahiptir. Kömür, petrol, doğal gaz, jeotermal enerji, rüzgâr enerjisi ve hidroelektrik enerjisi bulunmaktadır.
Ekonomik faaliyetler açısından, Sanayi, Tarım, Hayvancılık ekonomimiz daha çok sanayi ve tarıma dayanmaktadır. Faal nüfusumuzun % 60'ı aşkın bölümü sanayide çalışmaktadır.
Yeni yüzyılda ülkemizin gelir kaynakları daha iyi değerlendirilmeli ve ülkemiz belirlenen amaçlara ulaştırılmalıdır.
Bu faaliyetler İslamın ortaya koyduğu ölçüler içinde olmalıdır.
Konuyu bu açıdan değerlendirmek istiyorum:
İslamiyet, her alanda ölçülü olmayı emretmiştir.
Ülke olarak sevinçlerimizde, kederlerimizde, ibadetlerimizde, çalışmalarımızda kısaca bütün yaşayışımızda “Ölçülü”, “Dengeli” olmak zorundayız.
İslam’da insan; “Ahret için hemen ölecekmiş gibi”, “Dünya için hiç ölmeyecekmiş gibi” çalışmak mükellefiyetindedir.
Bu sebeple inanmış ülkelerin ve kişilerin tam bir “Denge”de olması gerekir.
Ruhi ve fiziki denge ülkelerin ve insanların huzuru için esastır.
Bu huzur ülkemiz insanının “Kendini tanıması”, “Davranışlarını yargılayabilmesi”, dürüst “İş ahlakı”, “Aile ahlaki” ve “Ferdi ahlak”a sahip olması ile sağlayabilir.
Bu sebeple ülke olarak maddi imkânlarımızı, manevi kaynaklarımızı, kısaca ömrümüzü ölçülü kullanmak, dengede tutmak zorundayız.
Sevgi yerine kin, muhabbet yerine kıskançlık, doğruluk yerine yalan, fedakârlık yerine bencillikle hareket edersek, ömrümüzü Allah'ın emrettiği bu ölçülerden koparmış, israf etmiş oluruz.
Bir akarsu kenarında bulunsak bile suyu ölçülü kullanmayı emreden Peygamberimize ait olar incelik, bugün hayatımızın hiçbir safhasında kalmadı.
Ülkemizde; Sosyal hayatımızda, ekonomik yaşayışımızda ve ömrümüzün her safhasında, imanımızdan gelen tutumluluğu kaybettik.
Ham madde, mamul madde ve günlük tüketim malları üretiminde tam bir kaynak ve imkan israfına düştük.
Kimse üretime yönelmiyor.
Yüz yıllardır tarlasından, bahçesinden, koyunundan, ineğinden, tavuğundan aldıkları ile geçinen Türk köylüsü, bu dar çevre kaynaklarından sağladıklarını bugün çarşıdan pazardan alıyor.
Birçok köylerimizde köyün ananevi nimetleri olan et, süt, ve yumurta bulunamıyor artık…
Bunun manası, üreten toplum olmaktan çıkıp, tüketen toplum olmak demektir.
“Hiçbir şey kendiliğinden gökten inmez.”
İnsan için ancak çalıştığı, elinin ve kafasının ürettiği vardır.
“İnsan için çalışmasından başka bir şey yoktur” ayeti bunu ifade eder.
Dünya nüfusu hızla çoğalıyor.
Üretim kaynakları; gelişen teknik imkanlar ve ziraata açılan yeni topraklara rağmen yine de sınırlı kalıyor.
Dünyada ve özellikle ülkemizde artan nüfusun beslenme problemi bir yandan ekonomist ve bilim adamlarını, diğer yandan politikacı ve yöneticileri düşündürmektedir.
Allah yarattığı kulun rızkını elbet verir.
Ancak bu kural “İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır.” İlahi prensibiyle birlikte değerlendirilmesi gerekir.
İnsan geri gelmez bir hazine olan “Allah’ın üzerine yemin ettiği” çok değerli “Zaman”ı değerlendirmez, israf ederse; sadece kendisinin değil gerçekte bütün insanlığın malı olan toprak ve hammadde kaynaklarını işletmez ya da işlemezse, elbet aç ve açık kalması da, hayatını yitirmesi de mukadderdir.
Bu sebeple ülke olarak çalışmak, üretmek, olmayanı Allah’ın verdiği güçle imal ve var etmek, elimizdeki varlık ve imkanları iyi değerlendirmek, ölçülü kullanmak, israf etmemek zorundayız.
Yürüyerek gidilecek yere otomobille gitmek israftır.
Kâğıdın tamamını değerlendirmek yerine yarısını boş bırakmak, devlet dairesindeki bir toplu iğnenin hakkını vermemek israftır…
Elimizi kurulamak için kullandığımız kâğıdı ölçülü kullanmak yerine cömertçe harcayıp çöpe atmak israftır.
Öğrencilerimizin yeni bilgiler için açılan okulların boş bırakılması israftır.
Hocanın, öğretmenin cemaatine ve öğrencisine yeni olgunluklar kazandırılmasında kullanılacak kürsülerin en verimli şekilde değerlendirilmemesi israftır.
Dişimizden tırnağımızdan arttırdığımız imkanlarla kurulan fabrikaları çalıştırmamak, İkili üçlü vardiyalarla değerlendirmemek İsraftır.
Gençlerin kütüphaneleri doldurması gereken kafa enerjisini sokaklarda ve kahvehanelerde bitirmesi israftır.
Bilgi toplamak, faydalı iş üretmek için ayrılacak zamanın boşa geçirilmesi israftır.
Annenin; yuvasında huzurla çocuğunun yetiştirilmesine ayıracağı çok değerli zamanını mahalle toplantılarına, mahalle dedikodularına ayırması israftır.
“Kendisini kontrol etmek” terbiyesi vermeyen eğitim israftır.
Değerlendirilmeyen zaman, değerlendirilmeyen kaynak, değerlendirilmeyen imkan, değerlendirilmeyen hayat israf edilmiştir.
Madde israfı, kaynak israfı, zaman israfı, imkân israfı bizi dışarıya muhtaç bir toplum haline getirmiştir.
Okulları, iş yerleri, fabrikaları kısaca bütün maddi İmkanları, manevi kaynakları iyi değerlendiremeyen toplum kendisine yeten bir toplum değil, başkasına muhtaç bir toplumdur.
Dünyada bu kadar olumsuz etkenler devam ederken ve bu acı gerçeklere rağmen dünyada ölçüsüz ve dengesiz bir gidiş hüküm sürmektedir.
Gelişmiş ülkelerin çöplüklerine atılan yiyecek maddeleri, dünyada açlıktan ölen insanların 15 katını besleyecek miktardadır.
İnsanların en çok açlıktan öldüğü 1973 – 1974 yıllarında üretilen 1 milyar 200 milyon ton tahılın 500 milyon tonunu gelişmiş ülkeler, hayvanlarına yem olarak vermişlerdir.
Buğday ekiminde bilgisizlik sebebiyle boş yere attığımız tohum, yıllık buğday ihtiyacımızı karşılayacak kadardır.
Ülkemizde her yıl 300 bin ton kadar ekmek çöpe atılmaktadır.
Bu israfların sebep olduğu yetersiz beslenme sonucunda yurdumuzda çocuk ölüm hızı binde 250’ye kadar çıkmaktadır.
Hamile kadınların yüzde 70'i, çocukların yüzde 25’i anemi durumundadır.
Nüfusumuzun yüzde 35’i orta ve hafif kansızlık müptelasıdır.
Hâlbuki geleneklerimizde de, inançlarımızda da israf ve dengesizlik yasaktır.
Müslüman-Türk geleneğinde; ekmek bir nimettir.
Bu anlayıştır ki: Türk anası, kızı, gelini sofradan artanları çöpe atmamış, değerlendirmiştir.
Yere dökülen ekmek kırıntıları süpürge ile süpürülmemiş itina ile ayak altından kaldırılmıştır.
Tokların, açlara yardım elini uzatmaları zekât, fitre, kurban, kefaret gibi birçok müessese ile şekillenmiştir.
“Komşusu aç iken tok uyuyan bizden değildir” Hadis’i yardımlaşma konusunda cihanşümul bir yüce prensip getirmiştir.
Devletlerin: Bahsettiğiniz şekilde “Dünya Gıda Günü” kutlama noktasına gelmesi, İslamiyet’in gösterdiği hedeftir.
Açlık insanlığı tehdit ederken, elimizdeki nimetlerin kadrini bilmiyorsak bu yüce dinimizin hayat veren prensiplerini bilmememizdendir.
Ölçüsüzlüklerden, israftan kaçınmak, yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızı iyi değerlendirmek, imkân ve kaynaklarımızı iyi değerlendirmek, tutumlu ve ölçülü yaşamak dinimizin emridir.
Hoşça kalınız.