Magazin dünyasında bu hafta kulisler yandı, sosyal medya alev aldı! Çünkü… tamtamtaaaam! Müjde Ar’ı kimin canlandıracağı nihayet belli oldu! Ve evet, duyunca siz de “Aaa, tam olmuş!” diyeceksiniz; Seda Bakan! Evet evet yanlış duymadınız, enerjisiyle ekranlara neşe getiren Seda Bakan, Yeşilçam’ın asi ruhlu güzeli Müjde Ar’ı beyazperdeye taşıyacak! Ve bu rol için öyle alelade hazırlanmadı, direkt Müjde Ar’ın ta kendisiyle buluştu!
O kare sosyal medyada patladı tabii… Seda Hanım’ın paylaşımındaki not da kalpleri eritti: Müjde Ar olmak… Heyecan, korku, merak, mucize.” Peki bu proje ne? Adı “Adile”…Efsanevi Adile Naşit’in hayatını anlatan bu bomba gibi biyografik filmde sadece Müjde Ar yok tabii…Kadro Yeşilçam karması gibi: Münir Özkul, Ayşen Gruda, Tarık Akan, Itır Esen, Ertem Eğilmez… Yani tam nostalji şenliği! Adile Naşit’i ise Almanya’dan ödüllü gelen Meltem Kaptan canlandıracak. Şimdiden gözler doldu, kalpler kabardı. Yönetmen koltuğunda usta isim Çağan Irmak, senaryoda ise kalem gibi bir isim: Nermin Yıldırım! Yani bu film, sinema dünyasında sağlam bir iz bırakmaya geliyor.Çekimler başlıyor… Heyecan tavanda! Bu film, Yeşilçam’ı sadece anlatmakla kalmayacak, yeniden yaşatacak.Ve kim bilir, belki bir dönemin o meşhur “Ah Müjdesi!” bu defa Seda’dan duyulur! Şimdiden koltuklarınızı ayırtın, bu filmi kaçırmak istemezsiniz!
SESSİZLİĞİN EZGİSİ
Bazı insanlar yüksek sesle değil, derin bir sessizlikle yer eder kalbimizde.
İlhan Şeşen de onlardandı.
Gösterişsiz, iddiasız ama öylece içimize işleyen bir duruşla… O sadece bir şarkıcı değil, hayatın ortasına iliştirilmiş zarif bir cümleydi. İki gün önce sustu o cümle. Sanki bir kar tanesi düşmüş gibi oldu içimize… Radyoda çalan bir şarkı yankılandı sonra: “Gibi.” Ve biz ansızın anladık… Unuttuğumuzu sandığımız ne çok şeyi aslında onunla hatırlamışız. İlhan Şeşen bizim için sadece bir ses değil, bir yoldaştı.
Bir rakı masasında sessizce oturan,
Birine yazıp da yollamadığı mektupla baş başa kalan bir adam gibiydi.
Şarkıları, bizim eksik cümlelerimizin tamamlayıcısıydı.
Biz sustuğumuzda o konuştu,
Biz unutunca o hatırlattı.
Gözlerimiz dolu, içimiz burkulmuş…
Onun müziğinde bir bilgelik vardı.
Ne gençlik hevesinin hoyratlığı,
Ne de öfkenin keskin dili.
Aşkı yaşardı; sahip olmadan, yormadan, yıkmadan. Tıpkı hayat gibi… Bir bakmışsınız gitmiş, ama iz bırakmış. Hep bir “abi” gibi geldi bize. Grup Gündoğarken’in içinden çıkıp tek başına yürürken bile değişmeyen o duruş… Sahne ışığına değil, gitarının gölgesine yaslanırdı. Bir sandalye, bir söz, bir kalp… İlhan Şeşen’in sahnesi buydu.
Ve biz de onunla birlikte suskunluğu sevmeyi öğrendik. Onun şarkılarını dinlerken kendinizi bilinmeyen bir adanın kıyısında oturuyor gibi hissedersiniz. Kalabalıktan uzak, dünyadan uzak…Ama kendi iç sesinize bir adım daha yakın. Şimdi ardından söylenecek çok şey var.
Ama belki de en doğrusu susmak.
Çünkü İlhan Şeşen’in dünyası sessizlikle kuruluydu. Bir iç çekişin, bir yutkunmanın, bir boşluğa bakışın içinde saklıydı tüm melodiler.
Bir konserden sonra dakikalarca ayakta alkışladığınız o geceyi hatırlıyorsunuz belki.
Ya da bir ayrılıkta çalan, sessizce içinize çöken bir şarkısını…İşte şimdi, o şarkılar kaldı bize. Ve bir eksiklik.
Artık hiçbir “rüzgar” onun gibi esmiyor.
Hiçbir “gibi”, onun söylediği gibi olmuyor.
İyi yolculuklar İlhan Şeşen.
Şarkılarla kurduğun o ince köprüden geçtin.
Biz buradayız, biraz eksik ama çokça minnetle… Ve seni, yine senin sözlerinle uğurluyoruz:
"Gibi gelmiyor,
Hiçbir şey eskisi gibi olmuyor.
Kalbimi koydum ortaya,
Ama sen duymuyorsun…”
Şimdi biz koyuyoruz kalbimizi ortaya.
Sessiz ama yürek dolusu teşekkürle…
Hoşça kal.
İREM DERİCİ - COŞKUN SABAH VALSİ
Bazen sahneye çıkmadan da gündemin yıldızı olabilirsiniz. Hatta o sahnede biri var diye sinirlenip klavyeyle sahne kurabilir, oradan yıldızlar kadar parlayabilirsiniz.
İşte bu haftaki gösterimizin adı: “Bir Sahneye Kaç Ego Sığar?”
Galatasaray’ın 25. şampiyonluk kutlamaları malumunuz… Tribün coşmuş, meşaleler yanmış, herkes sahnede Dua Lipa beklerken, sahneye Coşkun Sabah çıkıyor. O da bir efsane tabii, yanlış anlaşılmasın. Ama belli ki birinin hayalleri biraz fazla globalmiş…
İrem Derici, sosyal medyada yaylım ateşine başlıyor; "Hedefler Dua Lipa, hayaller Coşkun Sabah mı?” Bu bir tweet değil, bu bir kırmızı halı tokadı. Müziğin içinden, popun kalbinden, klavyenin ucundan… Ve tabii ki cevap gecikmiyor. Coşkun Sabah, egosunu silkeleyip mikrofonu alıyor; "Kıskanıyorlar. Benimle başa çıkamazlar.” Kıyamet burada da kopmuyor, asıl tufan İrem’in geçmişe dönmesiyle başlıyor; "Ben 7 yaşındayken anneme yürüyen ‘melek üstat’ kimdi?” Güvenlik görevlisi çağrılmış, evliymiş, annesi mağdurmuş… Yani biz zannediyoruz ki mevzu sahne… Hayır, konu yıllar önceki asansör önü flört vakaları! Bu sahnede şarkı yok, melodi yok, ama entrika bol! Coşkun Sabah ise ‘Ben kimseye yürümedim ama şimdi yürüyüp savcılığa gidiyorum’ modunda. Bu işin sonunda şarkı değil, ifade verilecek galiba. Şimdi şöyle bir tablo var elimizde; Bir yanda kendini sahnede Dua Lipa gibi gören bir İrem Derici… Öte yanda “Ben bu sahneyi kuranlardanım” diyen bir Coşkun Sabah… Ve ortada kalan biz: tweetleri okuyan, story’lere bakan, “Acaba kimin hikâyesi daha gerçek?” diye merak eden seyirciler... Belki de mesele şu; Bir dönemin yıldızları sahneden inince, spotları kaybetmemek için başka yollar deniyor. Bir diğer dönem ise o spotları almak için lafla sahne kuruyor. İkisinin de sahneye çıkmadığı ama hepimizin seyrettiği bir oyun bu. Hadi bakalım "Kimin egosu daha vintage?” Ve finalde ne Dua Lipa çıktı, ne İrem Derici… Ama biz yine de alkışladık. Çünkü bu memlekette en iyi oynanan şey: gündeme çıkma sanatı. Son noktayı şöyle koyalım; "Sahne ışığı bir anlıktır, ama lafın gölgesi yıllar sürer.”
EVDE PATRON KİM?
Macron Ailesi’nde Cevap Net! Biraz Fransız usulü, biraz evlilik evrenselliği… Buyurun Macron’ların ev haline! Karı-koca ilişkisi dediğiniz şey var ya… İster apartman dairesinde yaşa, ister Élysée Sarayı’nda! Evde tek bir gerçek var: Patron bellidir. Ve genellikle topuklu ayakkabı giyer. Geçtiğimiz günlerde Fransa’dan evrensel bir aile sahnesi düştü ekranlarımıza.
Yani gerçekten her evde olur da, bu evin adresi biraz şatafatlı olunca olay hemen manşet; "Macron eşinden dayak yedi!” Yok artık! Olay şu: Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve First Lady Brigitte Macron, uçaktan iniyorlar. Brigitte Hanım belli ki biraz gergin. Hani olur ya… Ve hop! Eşini hafifçe itiyor. Ve haliyle dünya da bunu “cumhurbaşkanına mini şiddet” gibi bir başlıkla büyütüyor. Ama durun bir dakika!
Her evde olur böyle şeyler. Kimi perde alırken tartışır, kimi salonda dizi seyrederken.
Macron’lar da uçakta tartışmış. Ne var yani?
Brigitte Hanım hafifçe ittirmiş, Macron da düşmemiş. Hatta belki alışkındır da!
Şimdi soralım: Hangimiz evde “şöyle bir kenara çekil!” tonlamasıyla hafif bir dirsek yemedik?
Üstelik bu kadar basit bir sahneye “dayak” demek, hem abartı hem magazin açlığı.
Şahsen ben Brigitte Macron’u izledim bir belgeselde. Kadın tam bir klas, tam bir duruş.
YouTube’da Candace Owens imzalı bir belgesel var, mutlaka izleyin.
“Kadın isterse Fransa’yı da yönetir” dedirtiyor.
Yani sonuç? Her evin küçük çaplı bir Brigitte’si vardır. Ve Macron da dahil, hiçbir erkek “evin tek hâkimi benim” cümlesini %100 güvenle kuramaz. Çünkü o cümleyi kurmaya çalıştığında, arka planda bir ses duyulur:
“Git çöpü at.”
BİR ZAMANLAR HARİKAYDIN
Bir döneme adını altın harflerle yazdırmış, sesiyle, güzelliğiyle, zarafetiyle milyonları büyülemiş bir kadın Harika Avcı.
Adı bile yeterdi bir dönemin afişlerini süslemeye, sahneleri doldurmaya, hayran kalpleri hızlandırmaya. Ama zaman, her güzelliğin üzerine biraz hüzün, her alkışın ardına biraz sessizlik bırakıyor. Ve şimdi, o efsane isim, Harika Avcı yeniden gündemde. Bu kez ne yeni bir filmle, ne de sahnelere dönüşüyle… Bu kez, ne yazık ki kalbimizi burkan haberlerle. Bir süredir ortalarda görünmeyen Harika Avcı’nın sağlık sorunları yaşadığı, maddi sıkıntılarla boğuştuğu konuşuluyordu zaten. Ama bu kez iddialar çok daha ağır. Yaşam koşullarının zorlaştığı, gözlerden uzak bir hayat sürdüğü ve desteğe ihtiyaç duyduğu yönünde çarpıcı bilgiler paylaşıldı. Bir zamanlar lüks arabalarla setlere giden, pırıltılı elbiselerle sahneleri aydınlatan o kadın, bugün belki de bir telefonun çalmamasını bekliyor. Sırf sesini duyup “Nasılsın Harika?” diye soracak bir dostun eksikliğini hissediyor. Oysa onun adını duyduğumuzda hâlâ gözümüzün önüne bir film karesi gelir; Rüzgârda uçuşan saçları, göz kamaştıran gülüşü ve fonda bir Yeşilçam şarkısı… Şimdi bu satırları okurken kimimiz utanç duyacağız, kimimiz hüzün.
Çünkü bu ülkede bir dönem yıldız olup, sonrasında unutulmak neredeyse kader gibi.
GÖZ VAR, NİYET VAR, KAMERA VAR
Artık bir bungalovda tatil yaparken ya da bir apartta gece konaklarken içgüdüsel olarak başımızı yukarı kaldırıp “Acaba bu lamba bana mı bakıyor?” diye sormaya başladık. Kulağa bir psikolojik gerilim filmi gibi geliyor değil mi? Ama değil. Bu, Türkiye’de son zamanlarda sıkça yaşanan bir gerçeklik.
Korkutucu. Ve maalesef yalnız değil. Birkaç tıklamayla internette arattığınızda karşınıza onlarca pek çok vaka çıkıyor. Düşünün! Deprem, yangın gibi hayati felaketlerde hayat kurtarmak için kullanılan sistemler, birilerinin kişisel arzusuna oyuncak olmuş. Gizli kamera meselesi yeni değil ama biz ne zaman ciddiye alacağız? Ve asıl soru: Türkiye’de şu an kaç otelde, kaç pansiyonda, kaç apartta bu kameralar hâlâ çalışıyor? Çünkü bu konular genelde şöyle işliyor: Skandal patlıyor. Sosyal medya ayağa kalkıyor. Şok edici detaylar gündeme geliyor. Fail yakalanıyor. "Şiddetle kınıyoruz” açıklamaları yapılıyor. Üç gün sonra başka bir olay, başka bir gündem… Ama röntgencilik devam ediyor. Hem de bazen prizde, bazen duman dedektöründe, bazen saat içinde, bazen klima altında. Bu yaşananlar sadece özel hayatın gizliliğine değil, insan onuruna, güvenlik algısına, hatta toplumun ruh sağlığına büyük bir darbe. Kameraların kaydettiği sadece görüntü değil; kurbanların mahremiyeti, huzuru, gelecekteki güven duygusu. Artık “Nerede kalacağız?” sorusu bir fiyat araştırması değil, bir güvenlik soruşturmasına dönüştü. Ve kimse de “Yahu bu kadar da paranoyak olmayın” diyemez. Çünkü yaşanıyor. Çünkü biliyoruz. Peki çözüm ne? Yüzeysel değil, köklü. Gizli kamera yerleştirme suçu artık daha ağır cezalarla karşılık bulmalı. Kamera tespiti için emniyetin bir birimi oluşturulmalı. Pansiyonlar, oteller, günlük kiralık evler denetimden geçmeli, ruhsatlar yeniden düzenlenmeli. Ve her şeyden önemlisi: Toplum bu konunun “magazinsel bir sapıklık” değil, ciddi bir insan hakları ihlali olduğunu artık kavramalı. Bizim başımıza gelmemesi, bir başkasının başına gelmediği anlamına gelmiyor. Ve bu köşe yazısı da belki sadece bir yazı ama umarım bir “göz” olmadan da görebileceğimiz kadar açık bir çağrıdır. Çünkü biz göz önünde yaşamak istemiyoruz. Sadece insan gibi yaşamak istiyoruz.