Yitik Aşkın Eşiğinde

Şöyle durdum…

Sessize aldım kâinatı.

İçimde şakıyan şakayıkları soldurdum,

Gönlümden kopan tek nefesle.

Susturdum ölüleri, dirileri,

Tüm bülbülleri tek damla gözyaşımla.

Ne melekleri kıskandıran Dâvud’un sesi

Şifa oldu gönlümün kırık, yamalı kanadına;

Ne de Yakub’un yüreğini yakan evlat acısı

Dokundu bendeki yangına.

Her acının bir cismi vardır,

Dokunursun, sarılırsın, geçer.

Ama aşk acısının ne cismi var,

Ne de yurdu…

Sarılamazsın — savrulursun o yana bu yana,

Rüzgârın bile hatırlamadığı bir yer gibi.

Kaf Dağı’nın ardındaki kara kaya gibi

Olduğu yerde kalakalır insan,

Buruk yürekle, yorgun düşlerle.

Ve her yitiğini unutan insan,

İsyanla avutulsa da bir an,

Unutamaz o tek yitiğini:

Yitik aşkını.

Şöyle durdum…

Ve durdurdum zihnimde saklı sinemi.

Kimse ardımda dağ olup durmamış,

Aşkımla sarhoş olup ruhumda savrulmamış.

Ama ben dağ olmuşum kendime,

Dayanmışım yalnızlığıma,

Aşk olmuşum gönlüme,

Dalgalanmışım bir gamzenin eşiğine.

Gönlümü beşik yapmışım,

O gamzede sallamış durmuşum.

Ve bilmeden,

Her sarsılışta

Bir kez daha sevmeyi öğrenmişim.