Hepimizin bu aralar çok sık duyduğu bir şey var, farkındaysanız. Bazen, hatta hiç tanımadığınız biri bile ilk defa karşılaştığınız anda şu cümleleri kurabiliyor: “İçimden bir şey gelmiyor. İçim sıkılıyor, sebebini bilmiyorum. Hiçbir şey bana yetmiyor. Boşlukta gibiyim. Hiçbir şeyden keyif almıyorum. Hissetmeyi mi kaybettim?”

Korkma… Hayır. Hiçbiri kaybolmadı, içinde bir yerde duruyor. Şimdi kulak ver bana; birlikte yolculuğa çıkalım.

Bak neler oldu!

Modern dünyada insanın kendine bakışı değişti en başta. Bir zamanlar “kimim ben?” diye soran insan, bugün fark etmeden “kaç ederim?” diye sorar oldu. Bu değişim gürültüsüzdü; bir anda değil, yavaşça oldu.

İnsan, hissetmekten çok ölçmeye; anlamaktan çok karşılaştırmaya yöneldi. Artık başkalarının gözünde çoğalan bir yansıma olarak kendini tanımlamaya başladı. Görünmek, hissetmenin önüne geçti algı, gerçeğin yerini sessizce doldurdu.

Ve değer: içeride doğan bir şey olmaktan çıkıp, dışarıda belirlenen, ölçülen bir şeye dönüştü adeta. Bir bakışla artan, bir sessizlikle eksilen, adı konmamış bir borsada dalgalanan ve insan, fark etmeden kendini bu dalgalanmanın içine bıraktı.

Peki sonra ne oldu?

Kendine yabancılaştı; tatminsizliği arttı, mutsuzluğu derinleşti. Sürekli dışarıdan beslenen zihin, duygu ve benlik bir noktadan sonra hiçbir şey yetmez oldu. İnsan daha fazlasını aradı, aradı, aradı ama neyi aradığını da bilmeden.

Sonra dünyaya sığamadı; başka bir yer, aradı. Bir şeylerden kaçar gibi ya da bir şeylere koşar gibi.Derken derinlerden gelen bir ses yankılandı; eskiden kalma, tanıdık bir ses… görülmemişlikten, kıyaslanmaktan, şartlı sevilmekten doğan ses ve bitmeyen beklentilerin sesi…

Modern dünya o sesi susturamadı; sadece daha yüksek sesle tekrar etti.

Ve sonra… yine sonra…

İnsan çeşitli rollere büründü; tek bir hayatı birden fazla rolle yaşamaya başladı. Başkalarının bakışları altında kendine ait olduğu yer iyice silikleşti ve uzaklaşma tam da burada başladı; yine sessizce, yavaşça.

Bir gün durdu insan. Her şey yerli yerindeyken eksik olan bir şeyler vardı. Bunu anlıyordu ama adını koyamıyordu. Yine de bu his tanıdıktı.

Dışarıda ararken cevabı… cevap çok yakındaydı: İnsan aslında kendini kaybetmemişti; sadece kendine uğramayı unutmuştu.

Hayat akmaya devam ederken içindeki hayat yavaşladı, kalabalıkların içinde eksildikçe eksildi. Ve insan, en çok gitmesi gereken yere en son uğradı: kendine.

Ve bir gün kendine döndüğünde insan, dünya aynı kalır belki…

Ama kendisiyle ve dünyayla kurduğu bağ değişmiştir.

Artık kendi varlığında yerini konumlandırmıştır.

Aradığı şey kendisidir…