Zaman…

Ardı ardına dizilmiş saniyeler, durmaksızın tıkırdayan yelkovan…

Deli gibi koşarken hızına yetişmek ne mümkün!

Sessizce akan zamanın içinde çoğu kez fark edemeyiz olanı biteni;

geçip giden anların ruhunu, o görünmez özü…

Bir daha asla tekrarlanmayacak o anların bıraktığı derin duygular,

farkına varılmadan silinir gider hafızamızdan.

Bazen takvimler aynı günü, aynı saati, aynı mekanı,

hatta aynı insanları yeniden buluşturabilir.

Peki ya o anı…

Zamana sinmiş o benzersiz titreşimi bir daha geri getirebilir mi?

Getiremez…

Çünkü her an, kendi varlığının içinde biriciktir.

Düşünün; en güzel anılarınızı hep kendi zamanında yaşananlar değil mi?

Kendimize soralım:

Yaşamın özünü geleceğin ihtimallerinde mi,

bugünün gerçekliğinde mi aramak gerek?

Siz, kendinize ait olan zamanı anın içindeki hakikatle ve ruhla mı yaşarsınız,

yoksa henüz size ait olmayan bir gelecek zamana mı bırakırsınız?

Şu an neyi fark etmeli, gerçek farkındalığımız ne olmalı?

Gerçek farkındalık; o anları sezebilmekte,

zamanın akışına kapılmadan anın içinde kalabilmekte…

Yaşanmışlıklar sadece ana aittir ki;

yaşam ne gelecekte ne de geçmişte,

yaşam yalnızca şu anda gizlidir.

İşte bu anlar, varoluşun sonsuzluğunda

yalnızca bir kez parlayan bir ışıktır.

O ışık ne geçmişin gölgesinde,

ne de geleceğin hayaline aittir.

O ışık, kendi zamanının ruhunda doğar, yaşar ve söner.

Biz ise o ışığı fark ettiğimiz ölçüde,

kendi varlığımızın da gerçekten “şimdi”de var olduğunu anlarız.

Zamanı durduramayız; ancak fark ederek yaşayabiliriz ki,

belki de yaşamın özü tam da bu fark edişin içinde saklıdır.

Fark et.