Röportaj: Uğur Maleri
Ayşe Ayan Hanım ile romanı “Çizgi” üzerine çok keyifli bir röportaj yaptık ve o kadar uzun oldu ki hiçbir detayı atlamamak adına bu kıymetli röportajı iki haftalık yayınlanacak bir seri haline getirdik. Röportajın bu haftaki bölümünde Ayşe Hanım’ı tanıyoruz, yazarlık serüvenine uzanıyoruz, “Çizgi”nin yazım hikâyesine yer veriyoruz ve yazarın gözüyle kendi kitabını tanıyoruz. Heyecanı dorukta tutmak adına da kitapla ilgili tüm özel detaylara haftaya perşembe günü yayımlanacak olan, röportajın ikinci bölümünde yer vereceğiz.
- Ayşe Hanım merhabalar, kitaba geçmeden önce sizleri biraz tanıyabilir miyiz? Ayşe Hanım kimdir, ne işle meşguldür ve günlük hayatta neleri yapmaktan zevk alır?
Uzun yıllar özel sektörde koordinatör olarak görev aldım. Yoğun, insanı kendine yabancılaştıran bir iş temposunun içindeydim. Ama bütün bu düzenin ortasında yazmak, hep bir sığınak, hayatımın denge unsuru oldu. İş hayatı bana sistem kurmayı, edebiyat ise gözlemleri anlamlandırmayı öğretti. Bugün yalnızca yazar ve editör kimliğimle yoluma devam ediyorum. Hayatımı ve zamanımı bütünüyle kelimelere ayırıyorum. Yazmak benim için tercihten ziyade kaçınılmaz bir ihtiyaç. Duygular susarak anlatılmaz, konuşarak ve yazılarak netlik kazanır. Günlük hayatta gösterişten uzak, sade ve gelişim odaklı bir yaşamı tercih ediyorum. Seyahat etmek, yeni şehirlerin ruhunu hissetmek, farklı insanların hikâyelerine tanıklık etmek beni besliyor. Ailem ile geçirdiğim zamanların yerini hiçbir şey dolduramıyor. Hayatın anlamının küçük, ama gerçek anlarda gizli olduğuna inanıyorum. Güzel anılar biriktirme odaklıyım. Edebiyat, insanın birikimlerini görünür kılmanın en dürüst yoludur.
- Yazarlık serüveniniz nasıl başladı? İlk yazma tutkunuzu hangi yaşlarda ve nasıl fark ettiniz?
İlk yazma tutkum, ilköğretim beşinci sınıfta Türkçe öğretmenimin verdiği öykü ödeviyle filizlendi. Sıradan bir ödev değil, aslında ödüllü bir yarışmaydı. Birincilik ödülü, İstanbul’da müzeler gezisine katılmaktı. Ben de o yarışın heyecanıyla, yazdığım öyküyü bir A4 kâğıdının sınırlarında bırakmak istemedim. Kırtasiyeden aldığım küçük bir deftere özenle geçirdim, sayfalarını çizdiğim resimlerle zenginleştirdim. O gün öğretmenime sadece bir ödev teslim etmediğimi, kendime ait bir dünyanın kapısını da araladığımı şu an çok iyi anlıyorum. Birinci olmak ve müze gezisine katılmak unutulmaz bir deneyimdi. Asıl kazancım, okumayı sevdiğimi zaten biliyordum, fakat yazabildiğimi de keşfettim. İçimde, görülmeyi sessizce bekleyen yeteneğimin kalemle buluştuğunda nasıl çoğaldığını, anlam kazandığını ilk kez o yaşta hissetmiştim. O günden bugüne yazmak benim için süreklilik kazanan bir ihtiyaç hâline geldi. Yıllar içinde pek çok öykü kaleme aldım. Her bir öykümü yeniden okuduğumda, hepsi derinleşen, biraz daha kendime yaklaştıran metinler hâline dönüşüyor. Tüm bu birikimin içinden süzülen öykü kitabı projesi üzerinde çalışıyorum. Yazarlık yolculuğum bir ödülle başladı, ama asıl ileriye taşıyan şey, o ilk adımda kendimi bulmuş olmamdı.
— “Çizgi”nin yazım hikâyesi nasıl başladı? Sizi bu kitabı yazmaya yönelten sebeplerin arasında neleri görebiliriz? Bir olay mı, bir karakter mi, yoksa bir duygu mu sizi bu hikâyeye itti?
Hikâyenin başlangıcı tek bir ana sığmayacak kadar ağırdı. Çok yakın çevremden bir kadının yaşadığı, insanın içini susturan değil, aksine içinden bir şeyleri koparıp alan korkunç bir olaya tanık oldum. Bedensel ve ruhsal şiddetin insanı nasıl parça parça erittiğini, ama aynı zamanda küllerin içinden nasıl dimdik bir iradenin doğabildiğini gördüm. Kadın gücü anlatılabilen bir kavram değil, yaşandığında insanın zihnine kazınan bir gerçektir. Kitabı yazmaya iten şey yalnızca bir olay ya da tek başına bir karakter değildi. İnsanın içinde yankılanan ve susturulamayan bir duyguydu. Görmezden gelindikçe büyüyen, sustukça çürüyen, yazılması şart bir gerçeklik. O kadının yaşadıkları, bende sadece tanıklık bırakmakla kalmadı, sorumluluk duygusu da doğurdu. Bu tarz hikâyeler anlatılmazsa, insanı suç ortaklığına dönüştürür. “Çizgi”yi yazarken odağımı özellikle insan psikolojisinin görünmeyen, kırılma anlarına çevirdim. Şiddetin yalnızca bedende bıraktığı izleri değil, zihinde açtığı derin yarıkları, insanın kendine olan inancını nasıl kemirdiğini ve buna rağmen nasıl ayağa kalkabildiğini anlatmak istedim. “Çizgi” bir kurgu değil; tanıklığın, öfkenin ve susmamaya karar vermiş bir vicdanın metne dönüşmüş hâlidir. Güçlü ve yerini bulan bir çalışma olduğuna inanıyorum. Bazı hikâyeler güzelliğiyle değil, gerçeğin sertliğiyle değer kazanır.
- Kitabı ne kadar sürede yazdınız? Yazım aşamasında nasıl bir disiplin ve yol izlediniz?
Taslağı yaklaşık iki ayda tamamlandı. Yazım süreci ise bir yıla yayılan uzun ve sabırlı bir yürüyüş oldu. Kurgusunda yer alan geçmiş ve şimdi; süslenmiş hayaller değil, doğrudan hayatın içinden kopup gelen, iz bırakmış gerçek yaşanmışlıklar. O anları yeniden kurmadım, yalnızca üzerlerindeki tozu aldım. Hikâyeler durduk yere yazılmaz, zaten içimizde birikmiş hâlde bekler. Kitabı yazma isteği içimde susmayı reddeden bir duyguydu. Ağır, görmezden gelindikçe büyüyen, kelimelere sızmak zorunda kalan iç hesaplaşma. “Çizgi” biraz da bu yüzden bir sınırdır aslında. İnsan kendine ne kadar yaklaşırsa, o çizgiyi çok daha net görür. Teknik anlatımlarda tamamen deneyimlerime yaslandım. Eksik kaldığım her noktada araştırmayı refleks hâline getirdim. Yazmak, yalnızca hissetmek değil, bilmek ve doğru aktarmaktır. Disiplin sürecin omurgasıydı. İlhamın kapıyı çalmasını beklemedim, her gün o kapının önünde oturup çalıştım. Günlük hayatın karmaşasında bile kendime ayırdığım saatler, “Çizgi”nin mimarıdır. Her gün en az bir iki saat araştırma yaparak notlar tuttum, ardından notlar ışığında iki üç saat yazdım. Hikâyeyi yazmak neredeyse mekanik bir kararlılıktı. İlerlemek istikrar ister, ama kalıcı olmak disiplinle mümkündür. “Çizgi” birikmiş duyguların, gerçek yaşanmışlıkların ve inatçı bir emeğin sonucudur ve sadece bir kitap değil, içimde uzun zamandır susmayan bir sesin nihayet duyulur hâle gelmesidir.
- Bir yazardan kendi kitabını dinlemek, öğrenmek açısından çok kıymetli oluyor. Hazır sizleri bulmuşken, kitabınızı biraz sizden dinleyebilir miyiz? “Çizgi”nin konusu nedir ve kime ulaşmayı amaçlıyor?
“Çizgi”, insanın kendi koyduğu sınırlarla yüzleşmesini anlatan bir metin. Bunu yaparken okuru konforlu bir yere götürüp, nazikçe yönlendiren bir anlatı değil; aksine konfor alanını bilinçli olarak yok eden bir metin. Sınır dediğimiz şey, kendimizi korumak için çizdiğimiz bir hat değil, korkularımızı saklamak için uydurduğumuz bahanedir. Estetikle süslenmiş korkaklıktan başka bir şey değildir. Karakterleri iyi ya da kötü diye etiketlemedim, çünkü insan dediğimiz varlık, o kadar basit sınıflandırmalara sığmayacak kadar çelişkili. Onlara hükmetmedim, yönlendirmedim. Onları konuşturdum. Kendi karanlıklarıyla, çelişkileriyle, bencillikleriyle baş başa bıraktım. Okur da konuşmalara tanıklık ederken, aslında bir başkasını değil, kendini dinliyor. “Çizgi”, insanın kendine koyduğu sınırların ne kadar yapay olabileceğini ve zamanla nasıl bir hapishaneye dönüştüğünü, en çok da kendine karşı ne kadar acımasız olabildiğini gösteren bir roman. Dili özellikle yalın tuttum süslemedim, yumuşatmadım. Hatta soğukkanlı bir anlatımı tercih ettim. Gerçekler ancak bu kadar mesafeli anlatıldığında göze çarpar. Elbette her yazar okunmak ister. Ama “Çizgi”nin meselesi yalnızca okunmak değil, okuru avutmak için yazılmadı. Aksine rahatsız etmek için yazıldı, çünkü rahatsız olmayan insan değişmez. Okuru gerçeğin üzerini örtmeden, toplumun karanlık yüzüyle ve kendi içindeki karanlıkla yüz yüze getirmeyi amaçlıyor. Kime ulaşmak istiyor? Kendinden kaçmayan ve kendiyle yüzleşmekten korkmayanlara.