Kimi zaman güldüren, kimi zaman düşündüren karakterleriyle hafızalara kazınan Hakan Bilgin, bu kez sahnenin perde arkasını anlattı. Aşk Listesi oyunu vesilesiyle bir araya geldiğimiz Bilgin; aşkı, dostluğu, oyunculuğu ve 36 yılı aşan meslek yolculuğunu tüm samimiyetiyle paylaştı.

Şu sıralar Aşk Listesi oyunuyla seyirciyle buluşuyorsunuz. Yaz dönemine girdik, tatil sezonu da başladı. Günleriniz nasıl geçiyor?
Aşk Listesi’nin ikinci sezonunu tamamladık. Aşk Listesi ile çok güzel bir ivme yakaladık. Yaklaşık 150 oyun sahneledik ve neredeyse tamamını dolu salonlara oynadık. Bu bizim için çok değerli bir başarı. Anadolu'daki seyircimiz de şimdi bizden yeni bir oyun bekliyor. Biz de onların beklentisini karşılayacak kaliteli bir yapımla yeniden sahneye çıkmak istiyoruz. Şimdi bir yandan yeni bir oyun hazırlığı içindeyiz. Ekibimizde bununla ilgili güzel bir çalışma düzeni var. En çok okuyan isimler Sevinç (Erbulak) ve Gizem. Sürekli farklı metinler inceliyor, ardından beğendikleri eserleri bir taslak hâline getiriyorlar. Daha sonra hep birlikte okuyup değerlendiriyoruz. İlk incelediğimiz oyundan tam anlamıyla istediğimiz sonucu alamadık. Bu yüzden yeni bir oyun arayışımız sürüyor. Seyircinin karşısına çıkacağımız yeni projenin gerçekten güçlü, eğlenceli ve keyifli bir yapım olmasını istiyoruz. Bu nedenle seçim konusunda oldukça titiz davranıyoruz. Bu nedenle şu sıralar biraz daha sakin bir dönem geçiriyoruz. Ekip arkadaşlarımızdan Yosi tatilden döndü, Sevinç ise tatiline devam ediyor. Benim de kısa bir tatil planım var. Sonrasında yeniden bir araya gelerek yeni oyunumuz için çalışmalara başlayacağız.
Aşk Listesi'nde karakterler aşkı adeta bir listeye sığdırmaya çalışıyor. Sizce insan gerçekten ne istediğini biliyor mu, yoksa aşk biraz da insanın kendi listesini bozması mı?
Bence aşk, insanın bütün dengelerini değiştiren bir duygu. Hatta biraz hastalık hâli, biraz da körlük… Çünkü insan, hayatı boyunca kendisi için en doğruyu, en mantıklıyı ve onu en iyi yere götürecek seçimleri yapmaya çalışıyor. Ancak âşık olduğunda bütün o kurallar bir anda ortadan kalkabiliyor. Normalde "Asla yapmam." dediğiniz şeyleri yaparken buluyorsunuz kendinizi. "Gece o saatte kalkılır mı?" dersiniz ama sevdiğiniz kişi için hiç düşünmeden yola çıkarsınız. "Bu kadar yürünür mü, bu kadar para harcanır mı?" diye sorguladığınız şeyleri hiç tereddüt etmeden yapabilirsiniz. Zaten bilim insanları da aşkın insan üzerinde farklı etkiler yaratan bir süreç olduğunu söylüyor. Böyle bir ruh hâlindeyken insanın gerçekten ne istediğini ya da hangi kriterlere göre seçim yaptığını net olarak bilmesi çok kolay değil. Bu yüzden aşkı bir listeye sığdırma fikri bana çok gerçekçi gelmiyor. Aslında oyunun anlattığı hikâye de tam olarak bunu anlatıyor. Karakterler kendilerine bir liste hazırlıyorlar ama o liste onları mutlu etmeye yetmiyor. Çünkü insan sürekli daha iyisini arıyor. Oysa zamanla sahip olduğunun kıymetini bilmeyi öğreniyor. Oyunda çok sevdiğim bir cümle var: "Aşk, sevgilinin mükemmel olmadığını kabullenme sürecidir." Gerçekten de aşk, karşınızdaki insanın kusurlarıyla birlikte onu sevebilmektir. Çünkü mükemmel insan diye bir şey yok. Bazen dışarıdan baktığınızda "Bu insanlar nasıl bir araya gelmiş?" diye düşündüğünüz çiftler görürsünüz. Dünyanın en güzel kadınıyla sıradan görünen bir adam ya da tam tersi… Demek ki birbirlerinde başkalarının göremediği bir şey bulmuşlar. İki insanı bir araya getiren o bağı yalnızca fiziksel özelliklerle ya da belirli kriterlerle açıklamak mümkün değil. O yüzden "Ruh eşimi buldum." gibi kesin cümleler kurmanın da çok kolay olmadığını düşünüyorum.
Peki, Aşk Listesi’nin metni ilk kez önünüze geldiğinde size "Ben bu oyunun içinde olmalıyım." dedirten şey ne oldu?
Aslında süreç biraz farklı gelişti. Uzun yıllardır arkadaşım olan Sevinç'le birlikte özel bir tiyatro projesi yapmak istiyorduk. Kendisi yaklaşık 30 yıllık arkadaşım. Yıllarca bunu konuşmuş, şehir tiyatrosundan emekli olduktan sonra birlikte sahneye çıkmayı hayal etmiştik. Projeye Kerem Kupacı da dahil oldu. Kerem'in tiyatroya bakış açısını her zaman çok önemsedim. Ondan öğreneceğim çok şey olduğunu biliyordum. Bu nedenle benim için ilk etapta metinden çok birlikte çalışacağım ekip önemliydi. Ben, anlatmak istediği güçlü bir hikâyesi olduğu sürece bir metni sahnede seyircinin en çok keyif alacağı hâle getirmeyi seviyorum. Shakespeare gibi klasik ve dokunulmaz bir eser olmadığı sürece metni birlikte geliştirmenin tiyatronun doğal bir parçası olduğuna inanıyorum. Daha sonra Kerem projeden ayrıldı. Yerine kimin gelebileceği konuşulurken, yaklaşık 30 yıllık arkadaşım ve 15 yıllık sahne partnerim Yosi Mizrahi'yi önerdim. Yosi projeyi kabul etti. İlk okuma provamızı yaptığımız gün yönetmenimiz Serkan'a, "Bu akşam bile oynayabiliriz." dedim. Çünkü sahnede birbirini çok iyi tanıyan oyuncularla çalışmak büyük bir konfor sağlıyor. Karşınızdaki oyuncunun nasıl tepki vereceğini, hangi ritimde oynadığını, size nasıl alan açacağını biliyorsunuz. Bu güven duygusu prova sürecini de çok hızlandırdı. Kısa bir hazırlık döneminin ardından oyunu sahneye çıkardık. Bence başarının en önemli sırrı da tam olarak bu: güçlü bir ansambl. Tiyatroda birbirine güvenen oyuncuların oluşturduğu ekip ruhu her şeyden daha değerli. Ben, sahnede sırtımı birlikte oynadığım oyunculara yaslayabiliyorsam çok daha özgür oynarım. Hatta bu durum yalnızca tiyatro için değil, dizi setlerinde de benim için geçerli. Diyelim ki haftalardır birlikte çalıştığınız ekibe yeni bir oyuncu katılıyor. Ben hemen kamera karşısına geçmek yerine önce onunla sohbet etmek, konuşma ritmini, enerjisini ve oyunculuk dilini tanımak isterim. Karşımdaki insanı hissettikten sonra birlikte oynamak bana çok daha doğru geliyor. Şu anda Sevinç ve Yosi ile tam da böyle bir uyum yakaladık. Üçümüz de farklı tiyatro ekollerinden geliyoruz. Yosi başka Dormen ekolünden, ben Ortaoyuncular'dan, Sevinç ise Darülbedayi geleneğinden yetişti. Hepimizin oyunculuk anlayışı farklı. Yosi sahnede daha hareketli olmayı sever, ben daha sakin oynamayı tercih ederim. Sevinç ise inanılmaz disiplinli ve yüksek enerjili bir oyuncudur; çoğu zaman ezberini hepimizden önce tamamlar. Bütün bu farklılıklar birbirini beslediğinde ortaya çok güçlü bir ekip ruhu çıkıyor ve bence oyunun başarısının temelinde de bu yatıyor.

Peki, oyundaki karakteriniz seyirciye ne anlatıyor?
Aslında ben karakterlerden çok hikâyenin ne anlattığına bakıyorum. Benim canlandırdığım Kenan ile Oktay çok yakın iki arkadaş. Ama gerçek hayatta da olduğu gibi birbirlerine hiç benzemiyorlar. Kenan, şehir ve bölge planlama alanında çalışan, oldukça düzenli, takım elbise giymeyi seven, hatta evde bile iş yapan, içine kapanık bir karakter. Hayatında bugüne kadar bir ilişki olmamış, sosyal çevresi oldukça sınırlı biri. Oktay ise onun tam tersi. Evli olmasına rağmen oldukça sosyal, entelektüel, yazılar yazan, kişisel gelişimle ilgilenen ve hayatın içinde olmayı seven bir karakter. İki farklı erkek bakış açısını temsil ediyorlar. Hikâye, Kenan'ın doğum gününde Oktay'ın ona hediye ettiği "Aşk Listesi" uygulamasıyla başlıyor. Bu uygulamada kendinize bir liste hazırlıyorsunuz ve belirlediğiniz kriterlere uygun biriyle tanışıyorsunuz. Asıl hikâye de bu noktadan sonra gelişmeye başlıyor. Kadın karakterin hayatlarına girmesiyle birlikte iki erkeğin olaylara bakışındaki farklılıklar daha da görünür hâle geliyor. Özellikle Kenan'ın yaşadığı değişimi izlemek çok ilgi çekici. Sosyalleşmenin ona neler kazandırdığını, neler kaybettirdiğini görüyoruz. Bir yandan kendini keşfederken, diğer yandan hiç beklemediği yönleriyle de yüzleşiyor. Zaman zaman ilkel dürtülerine teslim oluyor, zaman zaman da kendi sınırlarını sorguluyor. Aslında oyundaki karakterlerin her biri, seyircinin kendisinden ya da çevresinden mutlaka bir parça bulabileceği kişiler. Bu da oyunu daha samimi ve eğlenceli kılıyor. Bir de oyunun sonunda çok sevdiğimiz interaktif bir bölüm var. Hikâye boyunca erkek karakterlerin bir "aşk listesi" hazırlamasını izliyoruz. Biz de bunun tek taraflı olmaması gerektiğini düşündüğümüz için finalde sözü seyirciye bırakıyoruz ve kadın izleyicilerimize, "Siz olsanız listenize ilk üç madde olarak ne yazardınız?" diye soruyoruz. Yaklaşık 150 oyundur bunu yapıyoruz. Oyunlarımızın önemli bir bölümünü Anadolu'da sahneledik ve her şehirde birbirinden farklı cevaplar aldık. Kadınların beklentileri zaten kişiden kişiye değişiyor; ancak coğrafyaya göre de ilginç farklılıklar ortaya çıkıyor. Bu da zaman içinde bizim için oldukça keyifli bir istatistiğe dönüştü. Oyunun sonunda bulunduğumuz şehrin cevaplarını dinledikten sonra seyirciyle Türkiye genelinde en çok tekrar eden üç özelliği paylaşıyoruz. Ama onları şimdi söylemeyeyim; sürprizi oyunu izleyenler yaşasın. Finali de tam bu interaktif bölümle tamamlıyoruz. Seyirciyi oyunun bir parçası hâline getiren bu anlar, bizim için de en keyifli bölümlerden biri oluyor.
Aşk Listesi’ni oynadıktan ve yüzlerce seyircinin yorumunu dinledikten sonra aşka dair düşünceleriniz değişti mi?
Aslında aşka dair bakış açım Aşk Listesinden çok önce değişmişti. Bunu bana düşündüren yapım ise Eşkıya filmi oldu. O dönem 20'li yaşlarımdaydım. Filmde final sahnesindeki megafonlu polisi canlandırıyordum. Küçük bir roldü ama ilk sinema filmim olduğu için benim için çok özeldir. Figürasyon yaptığımız için bize yalnızca oynayacağımız sahneler verilmişti. Filmin tamamını, hikâyesini ya da senaryosunu bilmiyordum. Sadece kendi sahneme hazırlanıp çekimleri tamamladım. Daha sonra galaya davet edildik. O gala da bugünkü galalar gibi değildi; yalnızca basın mensupları ve oyuncular vardı, seyirci ya da davetli misafirler yoktu. Filmi ilk kez orada izledim. Ben zaten bir filmi izlerken kendimi hikâyeye tamamen kaptıran biriyim. Çok yakın arkadaşlarımın filmlerini izlerken bile etkilenir, duygulanırım. Eşkıya'da Şener Şen'in canlandırdığı karakter cezaevinden çıktıktan sonra en yakın arkadaşına neden ihanet ettiğini soruyor. Aldığı cevap beni çok etkilemişti. Arkadaşı, sevdiği kadına duyduğu aşkın, dostluğunun önüne geçtiğini söylüyordu. O an kendi kendime, "Demek ki aşk insanın en yakın arkadaşını bile satabilecek kadar güçlü bir duygu olabiliyor." diye düşündüm. İşte o günden sonra aşkı biraz daha farklı değerlendirmeye başladım. Bana göre aşk gerçekten insanın gözünü kör edebilen çok güçlü bir duygu. Belki de bu yüzden hayatım boyunca hiçbir şeye körü körüne bağlanmamaya çalıştım. Çok sevdiğim sanatçılar vardır ama hiçbir zaman fanatik bir hayran olmadım. Fenerbahçeliyimdir ama hiçbir zaman "ölümüne" diyecek kadar fanatik bir bakış açısına sahip olmadım. Hayatın hiçbir alanında mutlak bir tutkunun insanı doğru bir yere götürdüğünü düşünmüyorum.

Bu bakış açınız oyunculuk için de geçerli mi?
Evet, oyunculuk için de geçerli. Oyunculuk benim için bir amaç değil, bir araç. Asıl amaç mutlu olmak, huzurlu yaşamak ve iyi bir insan olabilmek. Oyunculuk da, ün de, şöhret de, aile de, arkadaşlıklar da insanın hayat yolculuğunda kullandığı araçlar. Sonuçta dünyaya tek başımıza geliyoruz ve tek başımıza ayrılıyoruz. Hayatımız boyunca pek çok insan ve pek çok deneyim bize eşlik ediyor, sonra zamanı gelince hayatımızdan çıkıyor. Eğer bunları hayatınızın tek amacı hâline getirirseniz, kaybettikçe daha çok üzülürsünüz. Bu da insanı ruhen yıpratır. Meslek hayatım boyunca "Bu iş için her şeyimi verdim." diyen çok insan tanıdım. Ben buna çok katılmıyorum. Çünkü insanın her şeyini tek bir şeye vermesi bana sağlıklı gelmiyor. Böyle yaptığınızda yaptığınız işe dışarıdan bakamaz, onu objektif değerlendiremezsiniz. Oyunculuğu tutkuyla yapmak elbette çok önemli. Ancak yalnızca tutkuyla hareket etmek yetmez. Bu işin tekniği, disiplini ve mesafesi de var. Sadece duygularla hareket ettiğinizde, bir süre sonra yaptığınız işin hâkimi değil, adeta onun kölesi oluyorsunuz. Bu benim kişisel bakış açım. Elbette tek doğru budur iddiasında değilim ama ben mesleğimi böyle yaşamayı tercih ediyorum.
36 yılı aşan bir kariyeriniz var. Geriye dönüp baktığınızda bu yolculuğu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evet, 36 yılı geride bıraktım. Rahmetli Altan Erbulak'ın çok sevdiğim bir sözü vardır: "Oyuncunun ilk 36 yılı çok zordur. Ondan sonrası kolay..." Sonra da eklerdi, "Gerçi ondan sonrası da çok kolay değil “ Ben artık o ikinci dönemdeyim. Elbette mesleğin zorlukları hiçbir zaman bitmiyor ama yılların verdiği deneyimle insan pek çok şeyi daha sakin, daha sağlıklı değerlendirebiliyor.
Bugünkü Hakan'la, 36 yıl önce sahneye çıkan Hakan arasında nasıl bir fark var?
Çok büyük fark var. Bazen 20-30 yıl önce oynadığım işlerin kayıtlarını izliyorum ve kendi kendime, "Bunu gerçekten ben mi oynamışım?" diyorum. Hatta bazen esprili bir şekilde kendimi sopayla dövesim geliyor. O dönem komedinin çok hareket etmekle, mimikleri ve beden dilini sürekli kullanmakla oynandığına inanıyormuşum. Seyirciyi ikna etmek için daha fazla çaba harcıyor, daha çok hareket ediyordum. Bugün ise yalnızca bir bakışla, hatta bazen sadece gözlerimle bir duyguyu aktarabildiğimde seyircinin buna inandığını görmek bana çok daha büyük bir keyif veriyor.
Bu bakış açınız ne zaman değişti?
Sanırım son beş yılda değişti. Bunun en önemli nedeni de artık gerçekten güvendiğim oyuncularla çalışıyor olmam. Ben ekip ruhuna çok inanan bir insanım. Eskiden sahnede herkesi toparlamaya çalışırdım. Son yıllarda ise buna ihtiyaç duymadığımı fark ettim. Sevinç'in gözlerinin içine bakarak oynamak bana büyük bir huzur veriyor. Aynı şekilde Yosi ile de sahnede aynı güven duygusunu yaşıyorum. Karşınızdaki oyuncuya güvendiğiniz zaman seyirciyi ikna etmek için fazladan bir çaba harcamanıza gerek kalmıyor. Bir bakışınız bile yeterli oluyor. Sevinç'in çok sevdiğim bir özelliği de hiçbir oyunu ezbere oynamaması. Aynı sahneyi her temsil akşamı yeniden yaşıyor. Ben doğaçlama olarak "Perşembe oldu." dersem o gerçekten perşembeymiş gibi karşılık veriyor. Ertesi gün "Cuma." dersem bu kez ona göre oynuyor. Bu, sahnede tarif edilmesi zor bir konfor. Çünkü karşınızdaki oyuncu gerçekten sizi dinliyor ve sizinle birlikte o anı yeniden kuruyor. Bence iyi oyunculuğun en önemli göstergelerinden biri de bu.

Televizyonda sizi ilk kez Yılan Hikâyesi ile izlemiştik. Geriye dönüp baktığınızda o döneme özlem duyuyor musunuz?
Elbette bazı yönlerini özlüyorum. O yıllarda diziler 45 dakika sürüyordu. Daha fazla zamanımız vardı. Sanata daha çok alan ayrılıyordu. Bugün ise iş sayısı arttı ama sanata ayrılan zaman maalesef azaldı. Bir de o dönem usta-çırak ilişkisi çok kıymetliydi. Ben gençliğimde Metin Akpınar'ı, Zeki Alasya'yı taklit ederek büyümüş biriyim. Sonra bir gün kendinizi aynı sette Zeki Alasya ile karşılıklı oynarken buluyorsunuz. Bundan daha büyük bir mutluluk olabilir mi? Ama eğer o gün, "Ben de artık yılların oyuncusuyum." diyerek bunu sıradanlaştırırsanız, çocukluğunuzdaki o heyecanı da kaybedersiniz. Ben hiçbir zaman öyle düşünmedim. Aksine, "İnanamıyorum, Zeki Alasya ile oynuyorum." duygusunu hep korudum. Yaklaşık bir buçuk yıl birlikte çalışma fırsatı bulduk ve benim için her gün büyük bir okul gibiydi. Aynı duyguyu Yılan Hikâyesi'nde de yaşadım. Çetin Tekindor, Ayten Gökçer gibi ustalarla aynı sahneyi paylaşmak benim için çok değerliydi. Eğer kendinizi hâlâ bir çırak gibi görebiliyorsanız, hayat size öğretmeye devam ediyor. Bugün çok yetenekli genç oyuncular var. Ancak sistem onları çok hızlı bir şekilde öne çıkarıyor. Onlar da ister istemez buna inanabiliyor ve bir süre sonra dinlemeyi bırakabiliyorlar. Oysa insan dinlemeyi bıraktığı anda gelişimi de duruyor. Ben bunu Ortaoyuncular'da çok net gördüm. Erol Günaydın, Rasim Öztekin, Ferhan Şensoy gibi büyük ustalar ilk masa provasına geldiklerinde bile metni bir çocuk merakıyla okurlardı. Her öneriyi dinler, farklı denemeler yapar, yanlış yapmaktan çekinmezlerdi. Hiçbiri "Ben oldum." demezdi. İşte o zaman şunu anladım: İnsan büyüdükçe çocuk kalmayı başarabilmeli. Çünkü yaratıcılık biraz da o merakı koruyabilmekten geçiyor. "Ben artık biliyorum." dediğiniz anda öğrenmeyi bırakıyorsunuz. Oysa bu meslekte öğrenmenin sonu yok. Her zaman dinlemeye, merak etmeye ve kendinizi geliştirmeye açık olmanız gerekiyor.
Bugüne kadar size hiç sorulmamış ama sorulmasını istediğiniz bir soru var mı?
Açıkçası böyle bir beklentim hiç olmadı. Hatta röportajlara giderken bana, "Soruları önceden gönderelim mi?" diye sorulduğunda genellikle istemediğimi söylüyorum. Soruları ilk kez o anda duymayı tercih ediyorum. Çünkü verdiğim cevapların daha doğal ve samimi olmasını istiyorum. Bugüne kadar da "Keşke bana bunu sorsalardı." dediğim bir soru olmadı. Sanırım bunun nedeni, kendimle ilgili özellikle sakladığım ya da insanların keşfetmesini beklediğim gizli bir yönümün olmaması. Bence insanın "Beni henüz kimse çözemedi." ya da "Asıl özelliğimi kimse ortaya çıkaramadı." diye düşünmesi biraz kibirli bir yaklaşım olur. Ben öyle hissetmiyorum. Bu yüzden de keşke sorulsaydı dediğim özel bir soru hiç olmadı.