Sevgi dolu kalpler, kimseyle paylaşılmayacak kadar özeldir...
Sevgili dostlarım, merhabalar!
Nasılsınız efendim? Umarım hayatınız, hayallerinizdeki pembe düşlerle kurduğunuz yuvalarınızda sevgi, saygı, güven ve huzur içerisinde devam ediyordur.
Bugün sizlerle, sıkça karşılaştığımız karı-koca arasındaki olumsuzluklardan biri olan kıskançlık ve sadakat üzerine konuşmak istiyorum. Her erkek eşini gerektiği ölçüde kıskanır; her kadın da öyle… Çünkü sevgi dolu kalpler kimseyle paylaşılmayacak kadar özeldir. Tek bir kişiye yer verilir, tek bir kişiyi seversiniz ve tek bir kişiyi özel hissettirirsiniz.
Yaklaşık beş ay önce her zamanki gittiğim kafede otururken şahit olduğum üzücü bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Zira hiçbir kadın aldatılmayı, ağlatılmayı ve kandırılmayı hak etmez. Buna hiçbir erkeğin de hakkı yoktur.
Efendim Adana’nın yaz mevsimi erkenden kendini göstermeye başlamıştı. Gölgesi ve esintisi iyi olan bir masa bulup sandalyemi caddeye bakan tarafa çevirmiştim. Dalgın dalgın gelip geçeni izliyordum. İnternet çekmeyince telefonla oyalanmak da keyifsizdi. Kızımın dershaneden çıkmasına yaklaşık daha iki saat vardı. “Acaba kitap mı okusam?” diye çantamı açarken, karşı masaya dört kadın gelip oturdu. Daha onlar oturmadan mekâna bozuk ruh hâlleri de yansımıştı.
Kısa boylu, esmer tenli bir kadın, gözyaşları içinde sigarasını yaktı. Elleri sinirden tir tir titriyordu. Diğer kadınlar üzgün bir şekilde garsona çay siparişi verdi. Ben kahvemi içmiştim ama onların masasına gelen hüznün ağırlığı beni de sardı. Genelde meraklı bir insan değilimdir; fakat o kadının hıçkırarak ağlaması içimde dayanılmaz bir merak uyandırdı. Acaba bir yakınını mı kaybetmişti? Ağır bir hastası mı vardı? Maddi sıkıntı mı çekiyordu? Zihnimde sorular çoğaldıkça kulağım ister istemez onların masasına yöneldi.
Çaylar geldiğinde ortam biraz sessizleşti. Derken kadının ağlayışı yeniden şiddetlendi. Kırılmış, aldatılmış bir kalbin içli ağlayışına şahitlik ettiğimi o an anladım. Kadınlar ve çocukların çaresizce ağlamasına dayanamam. Ben de bir kadınım; bir kadının kalbinin bu kadar paramparça olmasına duyarsız kalamazdım. Başka masalarda oturanlar da gizliden izliyordu. Hatta torunuyla oturan yaşlı bir teyze, ne olduğunu duymasa da dizine vurarak “Vah yavrum vah!” diyordu.
Bir süre sonra gözyaşlarının sebebi belli oldu.
Kadının eşi bir firmada çalışıyormuş; onun evli bir kadın mesai arkadaşıyla olan yakınlığından yakınıyordu. “Ben çirkin miyim? Bunu hak edecek ne yaptım? Kim bu kadın? Evli bir kadın kocamdan ne istiyor? Neden bu kadar samimiler? Ben bu şekilde davransam kocam kabul eder mi?” diye hıçkırarak soruyordu.
Arkadaşları onu teskin etmeye çalışıyordu. Biri, “Boşa gitsin Leyla! Değer mi kendini bu kadar heba etmene?” dedi. Diğeri ise “Belki de art niyetli değillerdi, sadece arkadaşlardır.” deyince, Leyla gözyaşları içinde dik dik baktı:
“Ebru, kendini benim yerime koy! Ben kıskanç bir kadın değilim ama bu durum farklı. Tuhaf bir samimiyet var aralarında.”
İki saat boyunca durmaksızın ağladı. İçim parçalandı. “Umarım tek celsede boşanır” diye bile geçirdim içimden. Çünkü bazen insanın yüreğinde açılan yara hiçbir şekilde kapanmıyor.
Evli bir erkek ve yine evli bir kadın, Leyla Hanım’ın dediği gibi bu kadar samimi olamaz. Samimiyetin bir sınırı vardır. O sınır aşıldığında, adı ne olursa olsun, bu durum yanlıştır. Üstelik bir erkek, eşine “Sen kıskançsın, o namuslu bir kadın.” diyerek kendini savunuyorsa, bu hatayı meşrulaştırmaktır. O noktada belki de ayrılık en doğru karardır.
Evlilik sadakati yalnızca kadınlar için değil, erkekler için de geçerlidir.
Bazı ilişkiler “Biz sadece arkadaşız” bahanesiyle evliliğe zarar verir. Oysa kendi ailesinden çok başkasıyla vakit geçiren, her gün mesajlaşan, özel paylaşımlar yapan, hatta “akşam ne yediğini” bile bilen birinin dostluk sınırlarını aştığı aşikârdır zaten.
Sadakatsizlik sadece “yasak ilişki yaşamak” değildir.
Sadakat, kalbin ve ilginin ait olduğu yerde kalabilmesidir.
Sadakat, girilen kalbe zarar vermemektir. Sadakat evlilik yeminini ihlal etmemektir. Sadakat sadece cinsellik değildir.
Birçok evlilik, “iyi bir iş arkadaşı” bahanesiyle sarsılıyor. Çünkü o iş arkadaşıyla yaşanan paylaşımlar, artık evdeki eşle yaşanamıyor. Evdeki kadın, rutin ev işleriyle meşgulken, yorgun bedenine rağmen ilgi göstermeye çalışan taraftır. Fakat çoğu erkek, eşinin gözlerindeki hüznü fark etmez. Eve gelip surat asar, kumandayı alır, eşiyle iki kelime etmez. Kadın kitap okumak ya da örgü örmek istese, erkek yüzünü ekşitir. Oysa biraz sohbet etmek, bir kahve yapmak, bir “nasılsın” demek bile yuvayı güzelleştirir.
Eğer erkek, eşini öpmeden evden çıkıyor, giydiği kıyafete başka biri karar veriyorsa, işte o zaman yanlış başlamış demektir. Çünkü evin mahremiyeti başkasıyla paylaşılamaz. Karşı taraftaki kadın asla bu haklara sahip olamaz.
Unutmayalım: Bu şekilde devam eden bir evlilikte, kadın “resmiyete indirgenir.” Yani orada olsa da yok sayılır. Oysa Yaradan hiçbir erkeğe, bir kalpte iki sevgiye yer açma hakkı tanımamıştır. Hiçbir kadına da.
Bazen düşünüyorum: Leyla Hanım aynı davranışı yapsa, eşi bunu kabullenir miydi? Ağlar mıydı, yoksa öfkeden deliye mi dönerdi? Ya da boşanır mıydı? İşte bu yüzden evlilik yeminini ihlal etmemek gerekiyor. Empati kurup hatanın farkına varılması gerekiyor.
Ataerkil toplumlarda birçok erkek, hatasını kabul etmez. Özür dilemenin “erkekliğe sığmayacağını” sanır. Oysa asıl büyüklük, özür dileyebilmekte saklıdır. “Biz bir şey yaşamadık ki” bahanesi, sadece kendini kandırmaktır. Çünkü gizlenen her şeyin altında mutlaka bir yanlış yatar.
Kimbilir belki de Leyla’nın kalbinde güven bitti, yerine öfke geldi. Çocuklarının yüreğinde babalarına karşı gizli bir kırgınlık doğdu.
Değer mi bir anlık heves uğruna böyle bir yıkıma?
“Biz kardeş gibiyiz” bahanesi, ne kültürümüze ne de inancımıza yakışır. Bu sadece yapılan hataya kılıf uydurmaktır.
O an Leyla Hanım'ın gözyaşlarıyla göz göze geldim. İçim cız etti. Ben olsaydım ne yapardım? Belki de ağlamaz, savaşırdım. Belki de çaresiz boyun eğmek zorunda kalırdım. Belki de pembe düşlerle kurduğum yuvamı sonlandırırdım.
Sizler ne yapardınız böyle bir durumda sevgili dostlarım?
Efendim elbette kadın ve erkek birlikte çalışabilir. Çağdaş, uygar bir toplumda yaşıyoruz. Ama önemli olan, nezaket, edep, mesafe ve saygı sınırlarını koruyabilmektir. Gizli değil, açık ve seviyeli dostluklardan zaten kimseye zarar gelmez. Ancak “çok samimi arkadaşlık” adı altında sınırlar bulanıklaşıyorsa, tehlike kapıdadır. "Kardeş" kavramı adı altında belki de gizlenmeye çalışılan duygusal anlamda bir bağ başlamıştır. Zira karşı taraftaki kadın kendi evinde göremediği ilgi sevgi ve şefkati "kardeşlik samimiyeti" adı altında kullanıp duygu tatminliği yaşıyordur belki de. Belki de evinde göremediği ilgiyi kızkardeş vasfına bürünerek kullanıyordur.
Ya da bilinçli bir şekilde Leyla Hanım'ın yuvasının huzurunu bozmak istiyordur. Örf ve ahlak anlayışımıza da ters düşen etik olmayan yakınlaşmasıyla.
Sadakat, sadece ne yaptığımızla değil; kalbimizi ve ilgimizi nerede tuttuğumuzla ilgilidir. Davranışlarımızdaki samimiyet sınır tanımıyorsa, o ilişkide dostluk gölgelere dönüşür.
Yuvalarda sevgi, saygı güven ve huzur kalmaz. Ataerkil evli erkekler, başıboş çayır çimende gününü gün edip yayılamaz. Yaşam alanı olan evinin güven anahtarını gönül hırsızlarına teslim edemez. Bu hakkı kendinde bulamaz.
Efendim kafeden kalkma saatim geldiğinde hâlâ hıçkırarak ağlayan bayanın sesini mekândan uzaklaşana kadar duydum. Ne çok isterdim elini tutup "Lütfen üzülme, ağlama!" demeyi.
Umarım Leyla Hanım’ın gözyaşları diner. Eşi hatasını anlar. Yeniden yuvalarında sevgi çiçekleri açar. Güven tazeleyerek kalan ömürlerini mutlu mesut yaşarlar.
Bir kalpte sadece bir gül sevgiyle tomurcuk açar.
Ve sadece bir kişi sevgiyle, muhabbetle koklar...
Yeniden sizlerle birlikte olmak dileğiyle sağlıcakla ve esen kalınız efendim.