RÖPORTAJ: FUNDA AKOSMAN

“İnsan en çok kendinden kaçıyor…
ve en çok da kendine yakalandığında değişiyor.”
— Önce şuradan başlayalım…
Seni tanıyanlar biliyor ama tanımayanlar için; sen ne yapıyorsun aslında?
Profesyonel işim olan eğitmenlik ve yazarlık işini saymazsak eğer insanları dinliyorum :)
Aslında yaptığım şeyin bir meslekten çok bir hatırlatma olduğunu düşünüyorum…
Ben insanlara yeni bir şey öğretmiyorum.
Onların zaten bildiği ama unuttuğu şeyleri yeniden hatırlatıyorum.
Çünkü insan hayatın içinde kaybolurken bilgisini değil, farkındalığını kaybediyor.
Ne yapması gerektiğini biliyor… ama neden yapmadığını görmüyor.
Gün içinde o kadar çok şeye maruz kalıyoruz ki…
Beklentiler, roller, sorumluluklar…
Bir noktadan sonra insan kendi sesini duyamaz hale geliyor.
Ben tam orada devreye giriyorum.
Gürültüyü kısmaya değil…
İnsanın kendi iç sesini tekrar duymasına yardımcı oluyorum.
“Herkes bir yerlere yetişiyor…
Ama kimse kendine yetişemiyor.”
— Bu “kendine sorma” meselesi çok geçiyor sende…
Bu neden bu kadar önemli?
Çünkü insanın en büyük kaçışı, kendinden kaçmasıdır.
Dış dünyada sürekli bir kontrol çabası var. İnsan ilişkileri, iş, para, statü… Ama iç dünyada çoğu zaman bir boşluk, bir bastırma hali var.
İşte o bastırılan her şey, sorulmamış soruların içinde kalıyor. Doğru bir soru…
İnsanın içindeki kapalı kapıları açar. Ve o kapı açıldığında artık geri dönüş yoktur.
Çünkü insan bir şeyi gerçekten gördüğünde…
Artık onu görmemiş gibi yapamaz. Görmemiş gibi yaptığında yaşayacagı tek şey pişmanlık olur.

“Doğru soru, insanı kendisiyle baş başa bırakır…
ve o an her şey değişir.”
— Peki sen ne zaman kendine dönmeye başladın? Senin kırılma anın neydi?
Benim için bu bir anda olmadı… Ama bir cümleyle başladı: “Ben kendimi ihmal ediyorum.”
Bunu fark ettiğim an… aslında hayatımın dışarıdan kötü görünmediğini ama içeride bir şeylerin eksik olduğunu kabul ettim.
Çoğu insan bunu fark etmek istemez. Çünkü fark ettiğin an sorumluluk başlar. Ben o sorumluluktan kaçmadım. Durmayı seçtim… kendime bakmayı seçtim. Ve şunu gördüm: İnsan kendine dönmediği sürece, dışarıda neyi değiştirirse değiştirsin bir şey hep eksik kalıyor.
“İnsan kendini ihmal ettiğinde,
hayat ne kadar dolu görünse de içi eksik kalır.”
— “Oku, İyi Gelecek” kitabın da tam buradan mı çıktı?
Evet… bu kitap aslında bir anlatma ihtiyacından değil, bir paylaşma ihtiyacından doğdu.
Seanslarda insanların gözlerinin dolduğu, sustuğu, düşündüğü anlar var…
Ve ben hep şunu düşündüm:
“Bu sadece bu odada kalmamalı.” Çünkü herkesin bir seans alma imkanı yok ama herkesin bir gerçekle karşılaşma ihtiyacı var.
Önce seanslarda duyduklarımı küçük yazılara döküp instagramda yayınladım.
Okuyanlar kendilerinden bir şeyler buldu.
"Beni anlatımışsınız hocam"
"Söyleyemediklerimizi dile getirmişssiniz hocam." Geri bildirimlerini aldım.
Sonra da koçluk sorularıyla kendileriyle yüzleşmelerini ve eyleme geçmelerini istedim.
Bu kitap o yüzden yazıldı.
Bir rehber gibi değil…
Bir ayna gibi.
Okuyan kişi kendini görsün diye.

“Bu kitap cevap vermez…
doğru soruyu sordurur.”
— Rahatsız eder dedin… Bu biraz iddialı değil mi?
Aslında bu bir iddia değil… bir gerçekliğin kabulü.
Çünkü insanı değiştiren şey konfor değil, yüzleşmedir.
Eğer bir metin seni hiç rahatsız etmiyorsa… muhtemelen sana dokunmuyordur. Benim amacım insanı iyi hissettirmek değil. Kendini hissettirmek.
Çünkü insan kendini gerçekten hissettiğinde…
oradan dönüşüm başlar.
“İyi hissettiren değil…
değiştiren şey gerçektir.”
— İnsanlar değişmek istiyor ama adım atamıyor. Sence neden?
Çünkü değişim romantize ediliyor ama gerçekte bunu yapmak zor.
İnsanlar sonucu seviyor…
Ama sürecin içinde olan yalnızlığı, belirsizliği, korkuyu görmek istemiyor.
Değişim dediğin şey;
alıştığın kimliği bırakmak demek.
Ve bu kolay değil.
Çünkü insan bazen mutsuz olduğu hali bile tanıdık olduğu için bırakmak istemez.
“Herkes sonucu ister…
ama kimse süreci yaşamak istemez.”
— Kitabın içinde kısa yazılar ve ardından sorular var. Neden böyle bir yapı?
Çünkü hayat uzun açıklamalarla değil, küçük fark edişlerle değişir.
Ben okuyucuyu bilgiye boğmak istemedim.
Sadece dokunmak istedim.
Bir cümleyle…
Bir hisle…
Bir soruyla…
Çünkü bazen tek bir doğru soru, saatlerce anlatımdan daha etkilidir.
Ve ben o etkiyi bırakmak istedim.
“Gerçek değişim, başkasının cevabıyla değil…
kendi sorununla başlar.”
— O sorular bazen rahatsız ediyor… Bu bilinçli mi?
Evet… çünkü rahatsızlık, farkındalığın kapısıdır.
İnsan genelde kendini en çok rahatsız eden konulardan kaçıyor. Ama tam da orası, büyümenin olduğu yer. Ben kimseyi zorlamıyorum…
Sadece o kapıyı gösteriyorum.
Açmak ya da açmamak… okuyucuya kalıyor.

“Seni rahatsız eden şey…
seni büyütecek olandır.”
— Koçlukta en çok duyduğun cümle ne?
“Ben ne istediğimi bilmiyorum…”
Ama süreç içinde derinleştikçe şunu görüyorum:
İnsan bilmiyor değil…
Söylemekten korkuyor.
Çünkü söylediği an… artık erteleyemeyecek.
Ve bu, çoğu insan için en zor şey.
“İnsan çoğu zaman ne istediğini bilmez değil…
söylemeye cesaret edemez.”
— Kendine dürüst olmak neden bu kadar zor?
Çünkü dürüstlük insanı özgürleştirir… ama önce sarsar.
Kendine dürüst olduğunda artık bahanen kalmaz.
Ve insan bazen bahanesiz kalmaktan korkar.
Çünkü o zaman tek bir seçenek kalır:
Değişmek.

“Kendine dürüst olduğun an…
hayat senden değişmeni ister.”
— Bu kitabı kimler özellikle okumalı?
Kendini sürekli erteleyenler…
“Bir gün” deyip o günü hiç getirmeyenler…
İçinde bir sıkışmışlık hissi olan ama nedenini koyamayanlar…
Ve en önemlisi…
Kendine rağmen yaşayanlar.

“Ertelediğin hayat…
aslında yaşamak istediğin hayattır.”
— Okuyucuya tek bir soru bırakacak olsan?
“Şu an yaşadığın hayat, gerçekten senin seçtiğin hayat mı?”
Bu soru basit gibi görünür…
Ama cevabı çoğu zaman kolay değildir.
Ve zaten mesele de bu.

“Cevabın ne olursa olsun…
belki de şimdi başlama zamanı.”
— Son olarak…
Belki de uzun zamandır kendini erteliyorsun…
Başkaları için güçlü oldun, koştun, yetiştin…
Ama kendine gelince hep bir “sonra” dedin.
Şunu söylemek isterim:
Hayat beklediğin kadar uzun değil…
Ama fark ettiğin anda yeniden başlayacak kadar da kısa değil.
Bazen gerçekten sadece bir cümle…
Bazen tek bir soru yeter.
Ve belki de bu yüzden:
“Oku…
İyi gelecek.”